Görüş

Amerika’nın Kürt politikası: Bir varmış bir yokmuş

İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralan ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

Kurubaş, ABD için PYD/YPG, Türkiye’yi, Barzani’yi, bu ikisinin işbirliğini, IŞİD’i ve hatta Rusya’yı dizginlemede oldukça işlevsel bir araçtı, diyor. [Fotoğraf: AFP]

Amerikalıların Kürtlerle tanışması her ne kadar 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da açılan yatılı Amerikan misyoner okullarına değin gitse de, ABD’nin bu dönemde hem bölgeye yönelik özel bir ilgisinin olmayışı hem de dış politikada benimsediği yalnızcılık politikasının sonucu bir Kürt politikası izlemediğini söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin artık süper güçlerden biri olması ve bu bağlamda diğer süper güç olan SSCB’nin Ortadoğu’ya yayılma çabalarını engelleyecek politikalara (çevreleme politikası) ve araçlara ihtiyaç duyması, kaçınılmaz olarak İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını devralmasına yol açtı.

Gerçekten de 1956’da (Süveyş Krizi) İngiltere’nin Ortadoğu’daki misyonunu bırakmasının ardından ABD, 1957’de Eisenhower Doktrini ile birlikte Ortadoğu’ya özel bir önem vermeye başladı ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki mirasını hemen her şeyiyle devraldı. Gerçi ABD’nin bu mirasın içinde Kürtlerin de olduğunu görmesi biraz zaman aldı. Çünkü gerek Türkiye’nin 1952’de NATO üyesi olması, gerek Irak’ın 1955’te Bağdat Paktı’nda yer alması, gerekse 1954’ten itibaren İran’da Şah’la kurulan iyi ilişkiler ABD’nin Kürtlerle ilgilenmesini engelledi. Fakat 1958 sonrası SSCB’nin Irak’la kurduğu ilişkiler ABD için önemli bir endişe kaynağıydı ve bunu engellemek istiyordu. ABD işte bu çerçevede Irak Kürtleri ve liderleri Molla Mustafa Barzani ile temas kurmaya başladı. Böylece ABD de, İngiltere gibi bölge politikasının bir unsuru olarak Kürtlerden yararlanabileceğini keşfetmiş oldu.

Fakat Amerikalıların Kürtlerden yararlanma çabaları, İngilizler gibi sadece bölge ülkelerine bir baskı ve pazarlık aracı olarak değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir parçası olarak da kendini gösterdi. Bu çerçevede ABD’nin Kürtlere ilgisi kimi zaman SSCB/Rusya ile çekişmesinin bir yansıması, kimi zaman da bölge ülkelerine yönelik politikalarının bir parçası oldu. Ama bu ilgi her durumda araçsaldı.

1958 sonrası SSCB’nin Irak’la kurduğu ilişkiler ABD için önemli bir endişe kaynağıydı ve bunu engellemek istiyordu. ABD işte bu çerçevede Irak Kürtleri ve liderleri Molla Mustafa Barzani ile temas kurmaya başladı. Böylece ABD de, İngiltere gibi bölge politikasının bir unsuru olarak Kürtlerden yararlanabileceğini keşfetmiş oldu.

Öte yandan ABD değişik ülkelerdeki Kürtlere, değişik dönemlerde değişik politikalar geliştirmeye çalışmışsa da, uzunca bir süre (2000’lere değin) bu politikaların odağında Irak Kürtlerinin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz ABD Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtleri ve Kürt hareketlerini her zaman takip etmiştir. Fakat bu takip, büyük oranda ABD-Türkiye ve SSCB-Suriye-İran ilişkilerinin çerçevesiyle sınırlı kalmıştır.

ABD Türkiye’deki Kürtleri takip ediyor

ABD ilk önce Türkiye’deki Kürtleri takibe başladı. ABD’nin bu yöndeki ilk çalışmaları, Türkiye’nin NATO’ya kabul edildiği zamana kadar gider. Fakat burada daha çok Kürtlerin durumuna ilişkin tespit çalışmaları söz konusuydu. Gerçi bu çalışmalar sonunda Kürtlerin Türkiye için sorun olabileceğinden hareketle 1960 başlarında Kürtlere birtakım kültürel kolaylıklar gösterilmesine ilişkin öneriler getirilmişse de, bunlar Türkiye tarafından reddedilince 1980’lere değin bir daha bu konu açılmadı. Çünkü Soğuk Savaş’ın getirdiği bloklaşma ve stratejik bağımlılık, müttefikler arasında bu tür “hassas konular”ın uzun yıllar gözardı edilmesini gerektirmişti.

1980’lerde PKK’nın terör eylemleri başlayınca ABD insan hakları ihlalleri çerçevesinde Kürtlerle biraz daha yakından ilgilenmeye başladı. Fakat hâlâ Soğuk Savaş yılları devam ediyordu ve Türkiye, ABD için çok değerliydi. O nedenle bu ilginin sadece insan hakları ihlallerinin tespit edildiği bağlayıcı olmayan ülke raporlarıyla sınırlı kaldığı görülür. Bununla birlikte 1987’den itibaren bu raporlarda kullanılan dil oldukça eleştirel ve Türkiye’yi rahatsız edecek türdendi. Örneğin, ayrılıkçı Kürt gerillalarından, Kürt etnik kimliğine dönük Türkiye’nin baskıcı tutumundan bahsediliyordu ki, bunlar Türkiye’nin resmi protestolarına yol açmıştı.

1990 başlarından itibarense ABD Kürt konusunu daha yüksek sesle dile getirmeye ve ikili ilişkilerin bir unsuru olarak görmeye başladı. Bu ilginin esas nedeni, Kürt hareketinin hatırı sayılır bir hal almış olması ve tabii Irak’a ilişkin gelişmelerdi. ABD, özellikle Irak’ta Saddam’ın aşırılıklarını engellemek ve gerekirse ona karşı kullanmak için gelişmekte olan Kürt hareketini etkisi altına almak istiyordu. Ayrıca yakın bir gelecekte SSCB tehlikesini üzerinden atan bir Türkiye’nin kendisine olan bağımlılığının azalması, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin Orta Asya ve Ortadoğu’daki çıkarları açısından Türkiye’nin kilit rol oynayacağını düşünmesi de ABD’yi Kürtlerle ilgilenmeye iten diğer nedenlerdi. Bütün bunlardan ötürü ABD, bir yandan “Kürt kozu”nu elinde bulundurmak isterken öte yandan Türkiye’yi de küstürmek istemiyordu.

Bu güdülerle ABD, PKK ile Kürt sorunu arasında bir ayrım yapmanın yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede resmi olarak PKK’yı terör örgütü ilan ederek Türkiye’nin terörle mücadelesini de desteklediğini ortaya koydu. Ama öte yandan siyasi ve kültürel temelli Kürt hareketlerine yakın ilgi göstermeye başladı. Bu bağlamda ilk sinyallerse 1989’da alındı. Amerika’nın Sesi radyosundan Kürtlerle ilgili yayınlar yapılmaya başlanırken, Paris’te düzenlenen Uluslararası Kürt Konferansı’na ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Claiborne Pell bizzat katılarak bir konuşma yaptı ve Senatör Edward M. Kennedy de bir mesaj gönderdi. Aynı yıl ABD Kongresinde Kennedy ve Yahudilerin öncülüğünde bir Kürt lobisinin temelleri atıldı. Bu lobinin girişimiyle 1989’da Senato İnsan Hakları Komisyonunda Kennedy ve Danielle Mitterrand’ın da birer konuşmayla katıldıkları, “Tehlikedeki Halk: Kürtler” konulu bir de konferans yapıldı.

Tüm bunlarla ABD’nin, 1991’e kadar Türkiye’deki Kürtlere ilişkin yaklaşımını uygulamaya dönük bir politikaya dönüştürdüğünü söylemek zor. ABD yönetimi Körfez Savaşı’na kadar Kürtler konusunda “bekleyip görmek” istiyordu.

ABD Irak Kürtlerini doğrudan destekliyor

ABD’nin Kürt politikası açısından esas ilgi odağını Irak Kürtlerinin oluşturduğu açıktı. Zaten 1960’lardaki ayaklanmalar sırasında Barzani ABD’den de yardım istemişti. Fakat 1970 başlarına değin ABD Kürtlere sözlü desteğini iletmekle birlikte hiçbir yardımda bulunmamıştı. Fakat 1968’de Baas Partisi’nin iktidara gelmesiyle Irak’ın SSCB’yle ilişkilerini geliştirmesi, ABD’nin Kürtlerle doğrudan temas kurması için yeterli bir nedendi. Özellikle de Irak’ın 1972’de SSCB ile "Dostluk ve İşbirliği Anlaşması" imzalamasının ardından Kürtler ABD’ye, ABD de Kürtlere yaklaştı.

ABD, bir yandan “Kürt kozu”nu elinde bulundurmak isterken öte yandan Türkiye’yi de küstürmek istemiyordu. Bu güdülerle ABD, PKK ile Kürt sorunu arasında bir ayrım yapmanın yollarını aramaya başladı. Bu çerçevede resmi olarak PKK’yı terör örgütü ilan ederek Türkiye’nin terörle mücadelesini de desteklediğini ortaya koydu. Ama öte yandan siyasi ve kültürel temelli Kürt hareketlerine yakın ilgi göstermeye başladı.

Kürtler açısından bakıldığında, o zamana kadar Irak’a karşı SSCB desteğiyle ayakta kalan Molla Mustafa Barzani, bu desteği yitirince İran’ı ve o dönemde onun hamisi ABD’yi doğal müttefik olarak gördü. Barzani İran’daki ABD yetkilileriyle görüşerek kendilerine yardım verilmesi halinde büyük bir ayaklanma çıkartabileceğini; dahası, ABD’den başka hiçbir güce güvenmediğini ve hatta başarılı olmaları halinde ABD’nin 51. eyaleti olmaya bile hazır olduğunu söyledi.

ABD ise Irak’ın SSCB ile anlaşması sonucu Doğu Bloku’na kaymasını önlemek ve bu amaçla Irak yönetimini sıkıştırmak için Kürtleri kullanabileceğini düşünüyordu. Ayrıca ABD’nin bölgedeki sadık müttefikleri İran, Şatt-ül Arap sorunu nedeniyle, İsrail de Arap devletlerini zayıflatma politikası çerçevesinde Irak’a karşı Kürtleri destekleme konusunda ABD’yi teşvik ediyorlardı. Nihayet 1973’te Başkan Richard Nixon’ın Şah’la görüşmesi sonucu Kürtlere yapılacak 16 milyon dolar tutarındaki bir yardım paketi üzerinde mutabakata varıldı. Bu yardımdan ne Dışişleri Bakanlığı’nın, ne de bu konularda onayı gereken Beyaz Saray’ın ilgili komitesinin haberi vardı. ABD, bölgede Kürt kartını oynarken Türkiye’yi ve Arapları rahatsız etmek istemiyordu.

Böylece ABD, Sovyet yörüngesine oturmuş olan Irak’ı sıkıştırmak ve biraz da cezalandırmak için Barzani’nin yardım talebine olumlu karşılık vermiş oldu. Fakat ABD’nin Kürtlere yaklaşımı oldukça pragmatik bir unsura dayanıyordu ve bu unsurdaki değişim her an Kürtlerin gözden çıkartılmasına yol açabilirdi. Bir başka deyişle, ABD için Kürtler Irak’ta artan Sovyet nüfuzunu kırmanın bir aracıydı ve eğer Irak yeniden Batı yörüngesine alınabilirse Kürtler gözden çıkartılabilirdi.

Sonuçta İsrail-İran-ABD desteğini arkasında bulan Barzani sözünü tutarak, 1974’te Irak’ın yaptığı özerklik önerisini reddedip büyük bir ayaklanma başlattı. Fakat bir süre sonra bölge politikasının öznesi olan devletler arasında anlaşma sağlanınca, yine bölge politikasının nesneleri olan Kürtler yüzüstü bırakıldılar. 1975’te İran ve Irak arasında sınır sorunlarının barışçı yollardan çözümünü, Irak aleyhine bazı sınır düzenlemelerini ve İran’ın Kürtlere desteğini kesmesini öngören Cezayir Protokolü’nün imzalanmasıyla birlikte, uzayan çatışmaların bir sonuç vermeyeceğini gören ABD de Kürt hareketine verdiği yardımı kesti ve ayaklanma arkasında 50 bin ölü bırakarak bastırıldı. “Kürdistan’ın özerkliği için verilen mücadelenin sona erdiğini” açıklayan Barzani, Kissinger’a yazdığı mektupta, “ABD’nin Kürtlere karşı ahlaki ve siyasi bir sorumluluğu olduğunu” söylerken, Kissinger da ona “gizli servis operasyonlarının bir hayır işi olmadığını” hatırlattı. Bundan sonra, beklendiği gibi, Irak Sovyet yörüngesinden çıkmaya başlayınca, ABD-Irak ilişkilerinde de belirgin bir iyileşme oldu.

Böylece Kürtler, bir kere daha dış desteğin geri çekilmesiyle başarısızlığa mahkûm olurken, hastalığını tedavi ettirmek üzere İran’a, oradan da ABD’ye giden Barzani, 1977’de başkan seçilen J. Carter’a yazdığı iki mektupta, bir yandan eski yönetime ilişkin sitem ve hayal kırıklıklarını öte yandan yeni yönetimden beklentilerini dile getirmeye devam ediyordu. Kürt halkının bir özerklik düşü olduğunu, ABD’nin bu konuda kendilerine söz verdiğini, fakat önceki yönetimin Kürtleri feda ettiğini belirten Barzani, şimdi yeni yönetimin bu sözü tutacağından emin olduğunu, bundan sonra ABD’nin insan hakları öncelikli dış politikasının Irak Kürtleri için de geçerli olması gerektiğini söylüyordu. Ama Barzani’nin çabaları boşunaydı; çünkü yeni yönetim Kürt dosyasını çoktan kapatmıştı. Barzani ise bu sitemkâr duygular içinde 1979’da Amerika’da hayatını kaybetti. Bu sefer de ABD tarafından aldatılan Kürtlerin payına yine hayal kırıklığı ve hüsran düşmüştü. Bundan sonra ABD bir süreliğine Kürtleri unutacaktı.

ABD Irak Kürtlerini yeniden hatırlıyor

1980-88 arasında Irak’ın, ABD’nin bölgedeki en büyük düşmanı haline gelen İran’la savaşması, Kürtlerden uzak durması için yeterli bir nedendi. İran-Irak Savaşı sona erince Iraklı Kürtler Saddam’ın başlattığı Enfal Operasyonu’yla büyük bir dram yaşarken, savaş boyunca Saddam’ı destekleyen ABD bu dram karşısında sessiz kalmayı tercih etti.

ABD için Kürtler Irak’ta artan Sovyet nüfuzunu kırmanın bir aracıydı ve eğer Irak yeniden Batı yörüngesine alınabilirse Kürtler gözden çıkartılabilirdi.

1990’da ise hava değişmişti. Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreçte ABD, Kürtleri yeniden hatırlayıverdi. Bu, kaybolan hafızanın bir anda geri gelmesi gibi bir şeydi. ABD önderliğindeki Koalisyon Güçleri’nin Irak müdahalesi sırasında Hür Irak’ın Sesi’nden yaptığı yayınların etkisiyle Kürtler ayaklandı. Fakat bu ayaklanma çok kısa sürdü. Çünkü ABD Saddam’la ateşkes konusunda mutabakata varınca ilginç bir biçimde Irak ordusunun ayaklanma çıkartan bölgelerdeki operasyonuna ABD hiç ses çıkarmadı. Sonuç, bir milyonu aşkın Kürt’ün Türkiye ve İran sınırlarına hücum etmesi oldu. Fakat bu sefer ortaya çıkan sonuçlar, öncekilerden farklı olarak Irak Kürtleri lehine birtakım önemli gelişmelere yol açtı. Hem de dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın önayak olmasıyla.

Çünkü ortaya çıkan mülteci krizi nedeniyle Özal’ın önerisiyle BM’de alınan bir karar gereği ABD, 36. Paralel’in kuzeyini yani “Kuzey Irak”ı uçuşa yasak bölge haline getirerek Çekiç Güç adı verilen ve İncirlik’te konuşlu bir askeri güçle koruma altına aldı. ABD koruması altındaki bu “güvenli bölge”de Kürtler, Saddam’la yaptıkları pazarlıklardan istediklerini alamayınca ABD’nin teşvikiyle 1992’de seçim yaparak bir parlamento oluşturdu ve bu parlamento “Kürdistan Federe Devleti”ni ilan ederek fiilen bağımsız görünen egemen bir siyasi birim kurdu. Fakat ABD bu siyasi birimin bağımsız bir devlet olmasını değil, bölgesel politikasında bir araç olmasını istiyordu. O nedenle şimdilik fazla güçlenmesini istemedi.

ABD’nin bu anlayış içinde olduğunun göstergesi ise, bir yandan bu yapıyı Çekiç Güç’le korurken, öte yandan bu yapı içinde Barzani ve Talabani güçleri arasında başlayan çatışmalara 1998’e değin hiç sesini çıkarmaması oldu. Çatışma sürecinin PKK’ya alan açması nedeniyle devreye giren Türkiye’nin kontrolünde bir uzlaşı sürecinin başlaması ise ABD için en iyi politik tercih olamazdı. O nedenle 1998’de tarafları Washington’da bir araya getirerek çatışmaları sona erdirme ve ABD desteğinde bölgede istikrarlı bir yapı kurma konusunda anlaşmaya zorladı. Bundan sonra ABD’li yetkililerle Iraklı Kürt liderler sık sık bir araya gelmeye başladı.

Böylece ABD hem Saddam’a son darbeyi vurmak için hem de kendi kontrolünden çıkmasını istemediği için Irak Kürt hareketini birtakım vaatlerle kendi eksenine katmayı başardı. Kürtler açısındansa en azından şimdilik bir hayal kırıklığı ve hüsran yoktu. Hatta bu sefer Kürtlerin yüzüstü bırakılmayacağına ilişkin yaygın bir kanaat vardı. Çünkü uluslararası kamuoyu Kürtleri “en büyük devletsiz halk” olarak anıyordu. Yoksa Kürtlerin makûs kaderi değişiyor muydu? 

ABD PKK’ya da göz kırpıyor

1990 başlarında ABD sadece Irak Kürtlerine yaklaşmadı, aynı zamanda o kadar doğrudan ve görünür olmasa da, PKK ile de temas kurdu. ABD, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Türkiye’nin kendi ekseninden çıkmasını engellemeye ve bölgedeki nüfuzunu sürdürmeye dönük bir araç olarak PKK’dan yararlanmak zorunda kalabileceğini düşünüyordu. Dahası, bugüne değin SSCB kontrolünde olan bu örgütün, şimdi de Rus kontrolüne girmesini engellemek ve bir sonraki aşamada da kendi kontrolü altına almak için bir fırsat yakaladığını görmüştü. Bu çerçevede ABD, Çekiç Güç’le koruduğu Kuzey Irak’ta PKK’nın varlığını tahkim etmesine ve eylemlerini artırmasına kâh göz yumdu, kâh doğrudan destek verdi.

Bunun yanısıra ABD’nin, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkas politikaları açısından çok önemsediği Türkiye’nin Kürt sorunu çerçevesindeki politikalarına daha eleştirel yaklaşmaya hatta dolaylı baskı uygulamaya başladığı da görülür. Örneğin, kimi dış yardımları PKK ile mücadeleden kaynaklanan insan hakları ihlallerinin giderilmesine ve Kürt politikalarının değişmesine bağlayan ABD, Türkiye’yle istihbarat paylaşmada da isteksizlik gösteriyordu. Hatta Türk resmi makamları ABD’nin PKK’ya yardım malzemeleri verdiğinden şikâyetçiydi. Kimi uzmanlara göre, ABD’nin bu dolaylı baskı politikalarının nedeni, Kürt ideallerini desteklemesi değil, Türkiye’yi çok önemsemesiydi. Zira ABD Türkiye’de yaşanabilecek bir etnik çatışmanın ve istikrarsızlaşmanın kendi çıkarlarına zarar vereceğini düşünüyordu.

PYD/YPG, ABD’nin bölgede oluşan Kürt denklemine yeniden dâhil olabilmesi için, bu bağlamda Türkiye’ye ve Barzani’ye ve aralarında gelişen işbirliğine karşı kullanılabilecek çok işlevli bir fırsat sunuyordu. ABD elbette bunu değerlendirmek isteyecekti.

Nitekim bir süre sonra büyük güç realpolitiği ve onunla kurulan ilişkinin doğası bir kere daha kendini gösterdi ve 1990’ların ikinci yarısında ABD, Rusya ve Türkiye arasında gelişen yeni ilişki biçimi ABD’nin PKK’ya olan bu dolaylı desteğinin son bulmasına yol açtı. Bunun Kürtlere maliyeti ise, 1999’da Öcalan’ın Türkiye’nin eline geçmesi ve ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılması oldu. Öcalan’ın ele geçirilmesinde ABD’nin önemli bir rol oynadığı ise açıktı. Zira Öcalan, CIA’nin önemli üs bölgelerinden biri olan Kenya’da ele geçirilmişti ve pek çok uzmana göre onu Türk yetkililere teslim eden Amerikalılardı. Bu sürecin sonunda Kürtler bir kere daha büyük devlet politikalarının soğuk yüzünü görmüş oldular.

ABD Kürtlere tarihi bir fırsat sunuyor

2003’te Irak işgali sırasında ABD’nin yolu Kürtlerle bir kere daha kesiştiğinde, 1991’den beri Kürtlerin kendi kendini yönetmesine verilen güçlü desteğin karşılığını Kürtler fazlasıyla ödediler. Irak’a yapılan müdahalede fiilen ABD’yle birlikte hareket ederek Saddam rejiminin devrilmesinde kilit rol oynadılar. Sonrasında da Irak’ın yeniden inşasında ABD’nin en sadık müttefiki oldular. Karşılığını da fazlasıyla aldılar. 1990’larda elde ettikleri fiili özerkliği hem meşrulaştırdılar hem de güçlendirdiler. Kürtler açısından bu kazanım, bağımsızlık yolundaki umutları artırdığı gibi, ABD’nin desteğine olan inancı da pekiştirdi. Yoksa bu ilişki bakımından Kürtlerin makûs kaderi değişiyor muydu?

Gerçekten 1975’te Kürtleri yüzüstü bırakan ABD, bölge politikasında artık Kürtlerin kalıcı bir aktör olduğunu düşünerek kendini affettirmeye karar vermiş görünüyordu. Bunun için de yeni Irak’ın anayasal düzeni içinde Kürtlerin konumunu güçlendiren ve sürekli kılan önemli fırsatlar sundu. Örneğin, Kürtlerin Irak’ta cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı olmasını, Bağdat’ın kontrolü dışında bir ordu kurmasını ve petrol gelirlerinden de önemli oranda pay almasını sağladı. ABD desteğini arkasına alan Barzani ve Talabani ise artık daha cesur çıkışlar yaparak, gerektiğinde Türkiye’ye bile kafa tutarak, PKK’lıları kollamaya ve bağımsızlığın her Kürdün hayali olduğunu söylemeye başladılar. Anlaşılan o ki, Iraklı Kürt liderler Amerikan desteğinin bu sefer kalıcı olacağına iyice ikna olmuşlardı.

Öte yandan, bu gelişmeler Türkiye açısından da uyarıcı etki yaptı. Türkiye hem ülkesindeki Kürt sorununa kalıcı çözüm bulmak için girişimlerde bulunmaya hem de Iraklı Kürtlerle daha barışçıl bir ilişki kurmanın yollarını aramaya başladı. Arap Baharı’nın etkileri Suriye’yi sarsmaya başlayana değin gelişmeler bu minval üzere seyretti. Kısacası, Arap Baharı’ndan önce Kürt Baharı çoktan meyvelerini vermeye başlamış gibi görünüyordu.

ABD Kürtleri bir kere daha mı unutacak?

2011’de Obama’nın yeni dış politika anlayışı gereği ABD’nin apar topar Irak’tan çekilmesi ve ondan doğan boşluğu gittikçe İran’ın doldurması, Bağdat’ın Erbil’e karşı elini güçlendirdi. Bu durum Irak’taki Şii-Sünni-Kürt dengelerini de, Kürt hayallerini de altüst etti. ABD’nin kendi bıraktığı boşluğu İran’ın doldurmasını engellemek için daha çok Bağdat’a yaklaşması ise Kürtleri daha da rahatsız etti. Obama’nın Amerikası Irak Kürtlerine vefa borcunu fazlasıyla ödediğini ve daha fazla ileri gitmenin doğru olmayacağını düşünüyor gibi görünüyordu. Bu nedenle ABD Kürtlerden uzaklaşmasa bile, artık onların beklentilerine tam olarak da cevap vermiyordu. Bunun üzerine bölgede Suriye iç savaşının yol açtığı yeni dengeleri gözeten Barzani ABD’den uzaklaşmaya başladı. Ama yalnız değildi. Türkiye de benzer bir tutum içindeydi.

Bağdat yönetiminin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’le birlikte hareket eden Tahran’a yaklaşmasından rahatsızlık duyan Türkiye, Erbil’le doğrudan ilişki kurmaya istekliydi. Bölgede çok ilginç bir denklem oluşmuştu ve bu denklemde bölgedeki tüm Kürtlerle yeni bir ilişki biçimi geliştirmeye çalışan bir Türkiye göze çarpıyordu. Öyle ki artık içeride çözüm süreci çerçevesinde Öcalan’la masaya oturmuş, dışarıdaysa Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlaşmasına yol açabilecek eylemlere, örneğin Kürt bölgelerinden çıkan petrolün Türkiye üzerinden dünya piyasalarına çıkışına destek olan bir Türkiye söz konusuydu.

Kürtlerin kendi kontrolünden çıktığını gören ABD ise, gelişmelerden rahatsızdı. Hem Barzani’ye hem Türkiye’ye kırgın, belki de kızgındı. Bir şeyler yapmak istiyordu. Ama yapacağı şeyler Irak Kürtlerini hayal kırıklığına uğratabilirdi. Türkiye’yi ise kızdıracağı kesindi.

ABD her şeye rağmen PYD/YPG’yi destekliyor

İşte tam böyle bir ortamda Suriye’de devam eden iç savaşın seyri ABD’ye yeni imkânlar sunuyordu. PKK’nın Suriye kolunu oluşturan PYD, oldukça pragmatik bir politika izleyerek Şam yönetimi ve tabii onun destekçileri olan Rusya ve İran’la iyi ilişkiler geliştirmiş, ayrıca Barzani’nin Suriye’de desteklediği Kürt grupları da etkisiz hale getirerek burada Kürtlerin tek temsilcisi haline gelmişti. Dahası, bu örgüt PKK ile doğrudan bağlantılı olduğu için Türkiye’ye de açık bir tehditti. Öte yandan IŞİD’in Suriye’de ilerlemesi ve Kürt bölgelerine de saldırmasıyla PYD burada IŞİD’i durduracak yegâne örgütlü güç olarak öne çıkıyordu. Dolayısıyla PYD/YPG, ABD’nin bölgede oluşan Kürt denklemine yeniden dâhil olabilmesi için, bu bağlamda Türkiye’ye ve Barzani’ye ve aralarında gelişen işbirliğine karşı kullanılabilecek çok işlevli bir fırsat sunuyordu. ABD elbette bunu değerlendirmek isteyecekti.

ABD de pek çokları gibi Sykes-Picot Ortadoğu’sunun yüzyıllık tarihinde artık bir değişimin yaklaşmakta olduğunun farkında. Ve İngiltere’nin yüzyıl önce burada oynadığı rolü şimdi de kendisi oynamak istiyor. Ama karşısında ise İngilizlerin karşılaştığından çok daha zorlu ve karmaşık bir Ortadoğu ve bu Ortadoğu’da çok daha karmaşık ve çok bilinmeyenli bir Kürt denklemi var.

Her şeyden önce, PYD/YPG Kürt denklemini lehine çeviren ve Batı’nın kontrolünden çıkmaya çalışan Türkiye’ye karşı çok işlevsel bir araçtı. PYD/YPG’nin izlediği politikalar özellikle Türkiye’de Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasında ve terörün tırmanmasında çok etkili oldu. ABD, PYD üzerinden PKK’ya göz kırpmıştı. Arkasında Rusya’nın yanısıra ABD’nin desteğini bulan ve bunu tarihi bir fırsat olarak gören PKK ise, Türkiye’nin kurmuş olduğu çözüm masasını devirerek var gücüyle bir “Kuzey Suriye” oluşturmaya ve burada kendi ideolojisine göre kurduğu “demokratik özerk yönetim”leri Türkiye’deki Kürt bölgelerine yaymaya kalktı. Böylece terörün yeniden tırmanışa geçmesiyle bölgede “özerk dış politika” izleyen (pratikte ABD’nin kontrolü dışında anlamına geliyor) Türkiye’nin nüfuzu sınırlandırılabilirdi.

İkinci olarak, ABD desteğini alan PYD/YPG aracılığıyla Türkiye’nin müttefiki haline gelen Barzani’nin Suriye’deki etkisi neredeyse tamamen kaybolmuş ve Türkiye üzerinden petrol satma girişimleri de büyük oranda engellenmişti.

Üçüncü olarak, Amerika PYD/YPG üzerinden Suriye’de Rusya ile aleyhine değişen dengeleri yeniden kurabilme şansını yakalamıştı. Bir başka deyişle, ABD’nin PYD/YPG’ye olan neredeyse koşulsuz desteği, Rusya’nın buradaki etkisini de sınırlıyordu. Ve eğer Suriye’de bir Kürt özerkliği olacaksa -ki bu çok mümkün gözüküyor- bu tamamen Rus nüfuzuna terkedilemezdi. Son olarak, PYD/YPG Amerika için IŞİD’e karşı kullanabileceği sahadaki en önemli güçtü.

Kısacası, ABD için PYD/YPG, Türkiye’yi, Barzani’yi, bu ikisi arasındaki işbirliğini, IŞİD’i ve hatta Rusya’yı dizginlemede oldukça işlevsel bir araçtı. Bu kadar çok fonksiyonlu bir araç elbette kaderine terkedilemezdi ve ABD Türkiye’nin bu örgütün PKK terör örgütünün bir kolu olduğu yönündeki tüm ısrarlı çabalarına rağmen, bunu tamamen görmezden gelerek, hatta Türkiye’yi karşısına alma pahasına, PYD/YPG’ye doğrudan destek vermeyi sürdürdü. Dolayısıyla ABD’nin PYD/YPG tutkusu, bekleneceği üzere, Kürt ideallerine olan ilkesel bağlılığının değil, bölgenin değişen realpolitiğinin bir ürünüdür; konjonktüre göre yine değişebilir.

ABD ile balayının sonu ne olur?

ABD de pek çokları gibi Sykes-Picot Ortadoğu’sunun yüzyıllık tarihinde artık bir değişimin yaklaşmakta olduğunun farkında. Ve İngiltere’nin yüzyıl önce burada oynadığı rolü şimdi de kendisi oynamak istiyor. Ama karşısında ise İngilizlerin karşılaştığından çok daha zorlu ve karmaşık bir Ortadoğu ve bu Ortadoğu’da çok daha karmaşık ve çok bilinmeyenli bir Kürt denklemi var. Ve bu denklemin çözümüne dair elinde sofistike bir plan da gözükmüyor.

Bu haliyle son gelinen aşamada, ABD ve Kürtler açısındansa şimdilik durum şu: Irak Kürtleri ABD’nin desteğiyle bağımsızlığa çok yaklaşmışken, yine ABD’nin tutumu nedeniyle bu hayallerinin son bulmasından çok korkar haldeler. Ne de olsa bu ilişkilerin tarihinde hep böyle bir son var. O nedenle de yeni bir yol arayışı içindeler. Ve bu yolda Türkiye’ye yakın durmak bir seçenek olarak görünüyor. ABD ise, bu durumu telafi etmek ve Kürt kartını kaybetmemek için Suriye Kürtlerini ve PYD/YPG’yi hayati bir araç olarak görüyor. Bu nedenle onlara her türlü desteği sunmada son derece cömert davranıyor.

Oldukça pragmatik bir örgütsel davranış sergileyen PYD/YPG ise, Ortadoğu’nun makûs kaderinin yeniden yazıldığı bir dönemde Rusya’nın yanı sıra ABD’yi de yanında görmekten son derece memnun. Çünkü bölgedeki yeni düzeni Rusya’nın tek başına kuramayacağının farkında. Ayrıca bu iki büyük güç açısından önemsenmek, pazarlık gücünün de artması anlamına geliyor. Dolayısıyla Suriye Kürtleri ABD aracılığıyla, Irak Kürtlerinin ABD sayesinde elde ettiği kazanımları dikkate alarak benzer hayaller kuruyorlar. Ama göz ardı ettikleri şey, sadece Irak Kürtlerinin yaşadığı makûs tarih değil, aynı zamanda bu kazanımların onları Irak Kürtlerine ve Türkiye’ye düşman yapabileceği.

Erol Kurubaş, Kırıkkale Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü. “Kürt Sorununun Uluslararası Boyutu, C.1 (Sevr-Lozan Sürecinden 1950’lere)”, “Kürt Sorununun Uluslararası Boyutu, C.2 (1960’lerdan 2000’lere)” ve “Asimilasyondan Tanınmaya: Uluslararası Alanda Azınlık Sorunları ve Avrupa Yaklaşımı” kitaplarının yazarı. Ortadoğu, Kürt sorunu, milliyetçilik ve etnik çatışmalarla ilgilenmektedir.

Twitter'dan takip edin: @erolkurubas

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Erol Kurubaş

Kırıkkale Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;