Görüş

Annan Planı’ndan Cenevre'ye ne değişti?

Kıbrıs’ta çözüm arayışı yine gündemde. İki kesimin liderleri Cenevre’de. Peki mevcut planın 2004’te herkesin uzlaştığı Annan Planı’ndan farkı ne? O günden bugüne değişenler neler?

Konular: Kıbrıs müzakereleri
Kıbrıslı liderler, yeni bir çözüm arayışı için Cenevre'de buluştu. [Fotoğraf: AA]

Ada’nın iki tarafının liderleri ve heyetleri, 9 Ocak’tan beri Cenevre’de yeni bir uzlaşma ve çözüm için yoğun mesai halinde...

Kamuoyunda Annan Planı olarak bilinen Birleşmiş Milletler (BM) Planı, yani 24 Nisan 2004’te oylanan ve ilgili tüm aktörlerin “evet” dediği ama Rum kamuoyu reddettiği için hayata geçmeyen anlaşma ile bugünkü süreci ve görüşülen anlaşma şartlarını kıyasladığımızda, birçok faktörün değiştiğini görüyoruz. Oysa Kıbrıs uyuşmazlığının parametreleri çok da değişmedi. Lakin aktörlerin içinde bulunduğu şartlar yerli yerinde durmuyor.

Kıbrıs meselesinin Avrupalılaştırılması

İlk olarak Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında anayasasına ve devleti kuran antlaşmalara aykırı biçimde sadece Rumlardan müteşekkil olan devlet, 1 Mayıs 2004’ten beri AB üyesidir. Bu sonuç başlı başına Kıbrıs meselesinin Avrupalılaştırılması adı altında incelenmeye değer bir transformasyon örneğidir.

Annan referandumu, BM öncülüğünde yürütülen müzakereler ile ortaya çıkan uzlaşma metninin eş zamanlı olarak iki tarafa sunulmasıyla gerçekleşti. Bu referandumun kendisi aslında Kıbrıs meselesinin transforme edilmesinin bir aracıydı. Öyle ki referandumda Rumlar ‘hayır’ dedi, Türkler evet dedi; Rumlar bir hafta sonra AB’ye üye oldu, Türkler ise izolasyonlar altında Kuzey’de 13 yıldır kaderlerine terk edildi. Bu durum, AB açısından aslında çok ilginç bir çifte standart örneğidir. Referandumda Kıbrıslı Türkler hem BM planına hem de AB üyeliğine evet dedikleri halde, hayır diyenler ödüllendirilip içeriye alındı; evet diyen Kıbrıs Türkleri ise çözümsüzlüğün ve yalıtılmışlığın bedelini 13 yıldır yaşamak durumunda kalıyorlar.

Garantörlük, Annan Planı’nda bir tartışma konusu değildi

O günlerde Annan Planı, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın Ada’da kurulan yeni düzeni dikkate alarak aynen devam etmesine dayanıyordu. Garantörlük kalacak, askerler ise 14 yılda kademeli olarak çekilecekti. Bugünlerde ise işin yarılma ve kırılma yaratan boyutu tam da bu nokta oluyor. Yunanistan Cumhurbaşkanı Pavlopoulos 2 Aralık 2016’da Atina’da açıklama yapıyor ve şunları söylüyor:

“Kıbrıs konusu bir Yunanistan-Kıbrıs sorunu değildir. Uluslararası bir konudur. Kıbrıs’ın AB’nin tam ve eşit üyesi olması sebebiyle AB’nin ve AB bölgesinin sorunudur. Kıbrıs konusunda Yunanistan ve Kıbrıs ortak bir cephe oluşturur. Biz Kıbrıs konusunda çözümden yanayız. Yıllardır bu çizgiyi sürdürüyoruz. Adil ve yaşayabilir bir çözüm istiyoruz. … Biz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği ilkesini benimsiyoruz. Bu egemenlik kavramı, devletler hukukunda ve Avrupa Hukukunda ifadesini bulmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği ilkesinde meydana gelebilecek bir zedelenme, AB’nin üyesi olan diğer devletler için de söz konusu olabilecektir. Bu egemenlik kavramı ne işgal kuvvetlerine ne de garantilere izin verir.”

İlk bakışta bu tespitlerin gayet doğal ve haklı bulunması gerekiyor. Lakin durum öyle değil. Öyle ki Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında sadece Rumlardan oluşan bu devletin tek başına egemenliğe yetkili olmadığı biliniyor. Aynı zamanda söz konusu devleti ortaya çıkaran antlaşmalar da egemenliğin sınırlı ve sui generis boyutu olduğunu ortaya koyuyor.

Annan Planı sonrası yaşananlar, AB açısından aslında çok ilginç bir çifte standart örneğidir. Referandumda Kıbrıslı Türkler hem BM planına hem de AB üyeliğine evet dedikleri halde, hayır diyenler ödüllendirilip içeriye alındı; evet diyen Kıbrıs Türkleri ise çözümsüzlüğün ve yalıtılmışlığın bedelini 13 yıldır yaşamak durumunda kalıyorlar.

Annan Planı ile bugünkü taslak metin arasında başka farklılıklar da var. Annan Planı’nın ilk versiyonu 12 Kasım 2002’de çıktığında Kıbrıs Türk Federe Devleti’ne yerleşecek Rumların siyasal hakları bulunduğu halde sonraki yenilenmiş ve referanduma sunulmuş özgün belgede bu nokta yoktu. Mevcut planda ise, Kuzey’e yerleşecek 60 bin Rum’un seçme ve seçilme hakkı olacak. Bu, Annan Planı’yla Cenevre’deki görüşmelerdeki dosyalar arasındaki önemli bir farklılaşmadır. Bu farklılık, bir tür iki bölgeliliği ve iki kesimliliği aşındırma olgusu olarak yorumlanabilir.

Yine Annan Planı’yla kıyaslandığında Cenevre sürecinde yer alan diğer bir unsur da, Kuzey’e yerleşecek Rumların sayısındaki artıştır. Annan Planı’nda bu rakam 100 bin civarındayken, Cenevre’de görüşülen metinde bahsi geçen rakam şöyledir: Türk tarafının Güney’e iade edeceği topraklara 80 bin kişi, Kıbrıs Türk Federe Devleti topraklarında ise 60 bin Rum yerleşecek. Ve bu kişiler seçme ve seçilme hakka sahip olacak. Bu da yine iki bölgeliliğe ve iki kesimliliğe dönük ileride bir dengesizlik yaratma ihtimali olabilir.

Annan Planı’nda Türk askeri gücünün 14 yıl gibi bir takvim çerçevesinde Kıbrıs’tan çekilmesi öngörülürken, Cenevre ve yeni süreçte çözümle birlikte hemen geri çekilme pozisyonu tartışılıyor.

Annan Planı’na göre bir diğer olumsuzluk ise Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kıyı uzunluğunda da ciddi bir azalma söz konusu olmasıdır. Annan Planı’nda yüzde 49’a tekabül eden kıyı uzunluğunun mevcut planda yüzde 10-12 oranında azalacağı öne sürülüyor.

Son olarak Annan Planı’nın iki topluma sunulmadan önce son haline getirildiği Bürgenstock Zirvesi’nde iki kesimin liderleri ve garantörler vardı ama İngiltere yoktu. Bugünse Cenevre’de İngiltere var.

Kıbrıs çözümüne yeni hüviyet giydirme çabaları

2004 Annan referandumuyla Kıbrıs Rumlarına AB üyeliğiyle meşruiyet kazandırılıp sorun transforme edilirken, bugünlerde ikinci ve yeni bir transformasyon süreciyle karşı karşıya kalıyoruz.

Peki o nedir?

Garantörlük müessesinin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin statüsünün kırmızı çizgi ilan edilmesi hususu… Buradan yola çıkarak Güney Kıbrıs, Yunanistan ve AB içindeki belli aktörler de garantörlük kurumuna ilişkin bazı açıklamalarıyla Kıbrıs çözümüne yeni bir hüviyet giydirmeye çalışıyorlar. Halbuki AB’nin içine alınmış Kıbrıs Cumhuriyeti herkesin malumu olan anayasal statüsü ve uluslararası kuruluş antlaşmaları gereği bağımsızlığı ve egemenliği kısıtlı ülke grubunda tanımlanıyor. Bu noktanın müzakerelerde belli bir cepheleşme yaratması ve çözümün akamete uğramasını kuvvetlendiriyor. Normal şartlarda Cenevre Zirvesi aslında hızlandırılmış bir süreç görüntüsü veriyor.

2004’ten bu yana değişenler

Kıbrıs için iç ve dış konjonktür açısından 2004’e göre değişen ve süreklilik arz eden etmenler söz konusu.

Garantör ülke olarak Türkiye’nin AB ile AB’nin Türkiye ile ilişkileri düşük profilde ve neredeyse fiilen dondurulmuş bir düzeyde görünüyor. Kıbrıs’ın son sömürgeci gücü ve halen garantör ülke olan İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılmış olması, AB’nin Kıbrıs çözümündeki etkisini ve yumuşak gücünü aşağıya çekiyor. Diğer yandan İngiltere ve Türkiye’nin iki önemli garantör ülke olarak AB’nin dışında duruyor olması, Kıbrıs çözümünde AB bağlantısını zayıflatıyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti’ne, yani 1960 sistemine, yani çözüme Kıbrıs’ı götüren esas uzlaşma, dönemin Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan Başbakanı Konstanstin Karamanlis arasındaki güçlü mutabakattı. Bugünlerde bakıldığında bu uzlaşma Yunanistan’ın ve Kıbrıs’ın AB üyeliğinden ötürü başka bir formda çalışıyor. Bu da çözümün realize olmasını zorlaştırıyor.

Üzerinde durulması gereken esas kritik nokta, ahde vefa gereği Türkiye ile Yunanistan’ın Lozan dengesini yıllardır Kıbrıs üzerinde aşındıran uyuşmazlığı rekabetçi ve yarışmacı çizgiden akıl ve mantık yoluyla çözüme kavuşturmaktır.

Garantörlük denilen sistem ile Askeri İttifak Antlaşmaları’nın halen geçerli olduğunu ve ortadan kalkmadığını ve AB üyeliğiyle bunların perçinlendiğinin altı çizilmelidir. Kaldı ki sorun sadece Türkiye’nin garantörlüğü değil; İngiltere ve Yunanistan’ın da durumu bakidir.

Annan Planı, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın Ada’da kurulan yeni düzeni dikkate alarak aynen devam etmesine dayanıyordu. Bugünlerde ise işin yarılma ve kırılma yaratan boyutu tam da bu nokta oluyor.

1960 müktesebatı ve sistemi içerisinde yer alan ve hemen hiç konuşulmayan diğer bir husus da İngiltere’nin askeri üsleri hususudur. Yunanistan Cumhurbaşkanı’nın egemenlik konusundaki vurgusunda, İngiltere’nin aynı müktesebat içerisinde üsleriyle ilgili bir atıf olmaması da oldukça düşündürücüdür. Demek ki sorun, sadece Türkiye üzerinden biçimlenen ve inşa edilen bir sorun gibi sunuluyor. Öyle olunca da Kıbrıs Türklerinin geçmişte ortaklık devleti içinde yaşadığı iç sorunlar (1963’teki toplumlararası çatışmalar ve 15 Temmuz 1974’te Yunan Cuntasının Makarios’a darbe yapması) güvensizliğin meşru zemini güçleniyor. Bu da Türkiye’nin olası bir iç sorunda anayasal düzeni koruma üzerinden ortak veya ayrı ayrı müdahale edebileceği bir uzlaşmanın bulunması ihtiyacını doğuruyor.

Öyle ki egemenlik konusunun aslında kendisinin sorunlu bir kavram olduğu ve son 25 yılda aşınmaya uğradığı hakikattir. Bugün Kıbrıs’ın egemenliğini AB üzerinden realize eden Yunanistan Cumhurbaşkanı aslında paradoksal biçimde kendisini ele veriyor. Bugün Troyka’nın AB üyesi ülkelere karşı egemenliğinin ne düzeyde korunduğu ve özen gösterildiği de ayrı ve uzun bir tartışma konusudur.

Ekonomik mahreçli uzlaşı

Normal koşullarda Cenevre Zirvesi’nde ekonomik mahreçli bir uzlaşmanın hakikate daha yakın bir ihtimal olduğunu söylemek lazım. Bugün 24 Nisan 2004’te Kuzey Kıbrıs’a izolasyonların kaldırılması konusunda BM, AB ve ABD üzerinden verilmiş sözler ve yapılmış açıklamalar hala ortadadır.

Kuzey Kıbrıs’ta Ercan Havalimanının ve Mağusa Limanı’nın aynı anda uluslararası rejime entegre edilmesi güçlü bir seçenek olarak duruyor. Aynı şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin denizcilik alanındaki faaliyetleri düşünüldüğünde de Türkiye’deki tüm limanların kendilerine açılması mümkündür. Buna havalimanları da eklenebilir. Önce ekonomik boyutun güçlendirilmesi ve eş zamanlı olarak da siyasi çözümün müzakere edilmeye devam edilmesi de mümkündür. Cenevre Zirvesi’nin böyle bir seçeneğe de açık olduğunu unutmamak gerekiyor. Böylesi bir uzlaşma ile Kuzey-Güney arasındaki sınır kapılarının açılması yanında Maraş kentinin de imar edilmesine ve ortak idare edilmesine dönük bir projeksiyon da hayat bulabilir.

Siyasi çözümün otofinansmanı ve ekonomik güvenliği bu yolla sağlanabilir. Kıbrıs’ta siyasi çözümünün güvenlik duvarı, iki tarafın sosyal ve ekonomik çerçevede bütünleşmesini sağlayacak bir dizayn oluşturmaktan geçiyor. Yoksa siyasi çözümün ekonomik ve sosyal güvenliği kurgulanmadan hayata geçirilmeye çalışılırsa, aynen 1960 sistematiği gibi iki toplum arasındaki sosyo-ekonomik uçurumlar yeniden yaratılmış olur. Kuzey Kıbrıs’ın bugün AB’den çok daha fazla fon alması bile bir anda ülkenin içinde rekabet ve çatışma yaratacak bir potansiyeli ateşleyecektir.

Kıbrıs sorunu elbette hızla çözümlenmelidir. Bu çözümün de normal şartlar altında AB üyeliğiyle olması kuvvetle muhtemeldir. AB açısından Doğu Akdeniz istikrarına dönük Kıbrıs uzlaşmasının manası önemlidir. Lakin bu uzlaşmanın Türkiye’yi hem AB’den hem de Kıbrıs üzerindeki etkisinden mahrum etmek, doğal aktörleri konuya fazlasıyla yabancılaştırmaktır.

Türkiye, Kıbrıs’ın en doğal aktörlerinden biridir. Dahası çözümün önemli ve etkili bir bileşenidir. Bunu ihmal etmeden çözümü düşünmek gerekiyor. Maksat, gerçekten yaşayabilir bir çözüm üretmekse...

Prof. Dr. Mehmet Hasgüler, Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) üyesi, Kıbrıs gazetesi yazarı ve KKTC 3. Cumhurbaşkanı Danışmanı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2006-2007 yıllarında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde doktora sonrası araştırma projesi kapsamında çalışmalarını yürüttü. 2007-2009 döneminde Yakın Doğu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Beykent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde yarı zamanlı olarak görev yaptı. Kıbrıs Sorunu üzerine çalışmaları bulunuyor.

Twitter'dan takip edin:@mhasguler

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Mehmet Hasgüler

Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordinasyon Kurulu (YÖDAK) üyesi, Kıbrıs gazetesi yazarı ve KKTC 3. Cumhurbaşkanı Danışmanı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;