Görüş

Demokrasinin ve iyi yönetimin gereksinimi: Denge ve denetleme

Önceki dönemlerde, askerî vesayet dediğimiz, devlet iktidarının denetlenememesi sorunken; bugün, güçlü hükümetin nasıl dengeleneceği ve denetleneceği sorununu tartışıyoruz. Bu anlamda, esas tartışılması gereken soru, başkanlık sistemine geçiş olursa denge ve denetlemenin nasıl olacağıdır?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Haziran'daki genel seçimi başkanlık sisteminin oylanacağı bir seçim olarak gördüğünü söylüyor. [Fotoğraf: AA]

7 Haziran 2015 Genel Seçimlerine giderken, 2002 yılından bugüne Türkiye’yi güçlü çoğunluk hükümeti olarak yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) seçim öyküsü ve stratejisi belli oldu: “Yeni Türkiye’nin etkin yönetimi için başkanlık sistemine geçiş.”

Bu öykü, başkanlık sistemine geçişi en fazla isteyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için, özellikle son 15 yıldır yaşanan dönüşüm ve değişim süreciyle ortaya çıkan Yeni Türkiye’nin yeni bir yönetim sistemine gerek duyduğunu söylüyor.  Öykü, somut olarak, başkanlık sisteminin; 

a) Özellikle ekonominin, etkin ve hızlı kararlarla yönetimi;

b) PKK ile çatışmanın bitmesi anlamına gelen Çözüm Süreci'nin başarısı;

c) Türkiye’nin, dış politikada, bölgesel ve küresel aktif ve güçlü aktör olması için gerekli olduğunu öneriyor.

Bu anlamda da, AK Parti, sadece, seçimleri güçlü çoğunluk hükümeti kuracak bir oy oranıyla kazanmayı değil, aynı zamanda, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişin kurumsal ve yasal zeminini oluşturacak “Yeni Anayasa”yı yapmak için gerekli olan “anayasa yapım çoğunluğu”na (constitutional mandate) sahip olmak istiyor. 550 milletvekili bulunan Meclis’te en az 276 milletvekili çoğunluk hükümeti, en az 330 milletvekili anayasa yapım sürecini tek başına başlatmak için gerekli. 

Nereden bakarsak bakalım bu, iddialı bir öykü ve hedef. 

2002-2013 deneyimi bize, parlamenter sistem içinde reform, demokratikleşme ve ekonomik büyüme sağlanabileceğini gösterdi. Şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’yi ileriye götürmek, içeride ve dışarıda güçlü kılmak, sistem değişikliğini mi, demokrasinin güçlenmesini mi gerekli kılıyor?

by E. Fuat Keyman

Başkanlık sistemi iddiası

Türkiye’nin yönetim sistemini tümden değiştirecek, cumhurbaşkanını icracı bir makama dönüştürecek, yürütmenin başı yapacak, bu yolla, yargı, yasama kurumlarını ve siyasi partilerin hareket tarzını yeniden yapılandıracak bir sistemsel değişiklikten bahsediyoruz.

Türkiye siyasi kültürü, lidere çok önem veren,  ama parlamenter demokrasiyi kabul etmiş bir davranış yapısına sahip. Başkanlık sistemiyle, siyasi kültür, icracı, yürütmenin başı bir lidere dönük davranış tarzına kendisini yönlendirmek durumunda olacak.

Seçmen davranış ve eğiliminden sınıfsal yapıya ve güç ilişkilerine kadar geniş bir yelpazede toplumsal ilişkiler, yeni sisteme göre yeniden şekillenme sürecine girecek.

Bu bağlamda başkanlık sistemi, Türkiye için, radikal ve yeni bir yönetim yapısını ön görüyor ve bu nedenle, Yeni Türkiye kavramına atıfla, daha somutta, “oluşmakta olan Yeni Türkiye’nin yönetim sistemi” olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti tarafından topluma sunuluyor.

AK Parti’nin, Yeni Anayasa yapacak çoğunluğa ulaşması zor gözüküyor. Ama başta Erdoğan olmak üzere, AK Parti, bu konuda çok ciddi ve tüm enerjilerini sistem değişikliği yapacak bir konumda seçimleri kazanmaya veriyorlar.

3 Kasım 2002 Genel Seçimlerinden bugüne, gerek AK Parti’nin katıldığı tüm seçimleri kazanmış ve oylarını yüzde 50-52’ye kadar yükseltebilmiş olması, gerekse de zayıf muhalefetin alternatif yaratamama durumu, başkanlık sistemi olasılığını, ilk defa, ciddiye alınması gereken ve gerçekleşme olasılığı olan bir iddia yapıyor.

Bununla birlikte, başkanlık sistemi talebini ilk seslendirenin Erdoğan olmadığını biliyoruz. 1960-70’li yıllarda Süleyman Demirel, 1980’li yıllarda Turgut Özal, Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesini istediler. Parlamenter sistemin iyi çalışmadığını, koalisyon hükümetlerinin istikrar yaratmadığını, ekonomi ile kararların rahat alınamadığını, ülkedeki sistemin “yönetememe” sorunu yarattığını söylediler.

Gerçekten de, 1950-1957, 1960’lar içinde kısa bir dönem ve 1983-1987 arası istikrar dönemlerinin dışında, özellikle de 1990’larda Türkiye, çok ciddi siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar yaşadı. Darbelere şahit oldu, düşük yoğunluklu savaşı içeren terör ve şiddet sorunu yaşadı, yolsuzluklar, rüşvet ve popülizm sorunlarıyla ciddi krizlere savruldu. Askerî vesayet, sivil ve seçilmiş hükümetlerin yönetimine izin vermedi. Yargı vesayeti, devlet güvenliğini bireysel hak ve özgürlüklere tercih etti.

1945’lerde demokrasiye geçen Türkiye, demokrasisini pekiştirerek ileriye götüremedi.

Bununla birlikte, aynı parlamenter sistem içinde, 2002’den bugüne, özellikle 2013’e kadar,  Türkiye’de, koalisyonlar yerine tek parti çoğunluk hükümeti yönetimi yaşandı. Ekonomide önemli reformlar ve dinamizm oluştu, AB ile tam üyelik müzakereleri başladı, askerî vesayet bitti, Kürt sorununa çözüm için Çözüm Süreci adımı atıldı, Türkiye bölgesel ve küresel “kilit ülke” konumuna geldi. Dahası, tüm Anadolu kentlerinde büyük bir kentleşme ve ekonomik dinamizm süreci yaşandı, yeni orta sınıflar ortaya çıktı ve bugün yüzde 73 oranında “kentli bir Türkiye” mevcut.

Bu bağlamda, 2002-2013 deneyimi bize, parlamenter sistem içinde reform, demokratikleşme ve ekonomik büyüme sağlanabileceğini gösterdi.

Şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’yi ileriye götürmek, içeride ve dışarıda güçlü kılmak, sistem değişikliğini mi, demokrasinin güçlenmesini mi gerekli kılıyor?

Dahası, Haziran 2013’te başlayan Gezi Olayları, arkasından, Mısır darbesi, hükümetin paralel yapı ve darbe olarak tanımladığı 17-25 Aralık operasyonları ve sonrası yapılan tartışmalara baktığımızda, sorulan soruların, yapılan tartışmaların odak noktasının sistem değil, demokrasi ya da demokrasiden uzaklaşma (drift) olduğunu görüyoruz. Bu tartışmalarda, “Türkiye demokrasiden uzaklaşıyor mu?” ya da “Türkiye Batı'dan uzaklaşıyor mu?” soruları soruluyor. 

Bu da esas sorunun sistem değil demokrasi, daha net olarak,  “Türkiye demokrasisi nasıl pekişir (consolidation) ve ileri gider?” olduğunu gösteriyor.

Demokrasi, denge ve denetleme

Türkiye başkanlık sistemine geçebilir ya da parlamenter sistemde kalabilir. Bu bir tercihtir. Ama tercih ne olursa olsun, sistemin, kurumsallaşmış ve uygulamaya sokulmuş güçlü demokrasiyle beslenmesi gerekir.

Türkiye’nin son altmış yıllık demokrasi deneyimi içinde ortak sorun demokrasinin, gerek yönetim, gerekse de, devlet-toplum/birey ilişkilerinde, kurumsallaşmaması ve güçlenmemesi oldu.

by E. Fuat Keyman

Eğer, son dönemde tartıştığımız gibi, yargı bağımsız ve tarafsız değilse; yasama ve milletvekilleri etkili ve etkin bir rol oynayamıyorlarsa; merkezî yönetim giderek güçlenirken, yerel yönetimler hâlâ sorunlar yaşıyorsa; toplumsal kutuplaşma ve farklı kimlikte ve görüşte olana güvensizlik yüksek derecedeyse; hâlâ, hukuk önünde ve hakların uygulamaya sokulmasında, vatandaşlar arasında eşitlik yoksa sorun, sistemsel değil, demokrasinin güçlenmemesindedir.

Çünkü biliyoruz ki, Türkiye’nin son altmış yıllık demokrasi deneyimi içinde ortak sorun demokrasinin, gerek yönetim, gerekse de, devlet-toplum/birey ilişkilerinde, kurumsallaşmaması ve güçlenmemesi oldu.  

Diğer bir deyişle, demokrasinin bir ülkede güçlenmesinin temel kıstası olan, siyasi ya da devlet iktidarına karşı etkin “denge ve denetleme sistemi”nin gelişmemesi, sistemin iyi işlememesinin ve demokrasinin pekişmemesinin ana nedenidir.

Önceki dönemlerde, askerî vesayet dediğimiz, devlet iktidarının denetlenememesi sorunken; bugün, güçlü hükümetin nasıl dengeleneceği ve denetleneceği sorununu tartışıyoruz.

Bu anlamda da, esas tartışılması gereken soru, başkanlık sistemine geçiş olursa denge ve denetlemenin nasıl olacağıdır? Bu soruya, başta sistemsel geçişi savunanlar olmak üzere, tam yanıt alamıyoruz. 

Denge ve denetleme sistemi, “yatay” ve “dikey” hareket eden beş ayaklı bir ilişkiyi içeriyor:

Yargı-yasama-yürütme ilişkilerinde, yatay düzeyde: 

a) Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı";

b) Yürütme-yasama arasında, "yasamanın ve milletvekillerinin etkinliği";

Devlet-toplum/birey ilişkilerinde, dikey düzeyde: 

c) Merkezî yönetim-yerel yönetim ilişkilerinde, "adem-i merkeziyetçiliğin güçlenmesi";

d) Devlet-birey ilişkilerinde, uygulama ve anlayış düzeyinde, farklılıkların tanınması, ama, haklar-özgürlükler-sorumluluklar alanında, "eşit vatandaşlık";

e) Devlet-toplum ilişkilerinde, katılım ve müzakere kültürünü geliştiren "canlı ve etkin sivil toplum."

Parlamenter ya da başkanlık sistemi; hangisi etkin ve etkili denge ve denetleme sistemini kuracaksa, Türkiye o sistem tarafından yönetilmelidir. Denge ve denetlemenin, demokrasinin kurumsallaşarak pekişmesi demektir; bu da bizi, esas sorunun ve Yeni Anayasa’nın odak noktasının demokrasi olması gerektiği noktasına getirecektir.

Prof. Dr. E. Fuat Keyman, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü. Demokratikleşme, küreselleşme, uluslararası ilişkiler, Türkiye-AB ilişkileri, Türk dış politikası ve sivil toplumun gelişimi konularında uzmanlaşan Keyman'ın yayınlanmış çok sayıda kitabı ve makalesi mevcuttur.

Twitter'dan takip edin: @keymanfuat

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir. 

E. Fuat Keyman

Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü ve İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü. Lisans ve yüksek lisans derecelerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden, doktora derecesini ise Uluslararası İlişkiler ve Karşılaştırmalı Siyaset üzerine Carleton Üniversitesi’nden aldı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;