Görüş

Katar dış politikasının dünü ve bugünü

1990'ların ortasından bu yana arabuluculuk ve çatışma çözümüne odaklı, tarafsız bir diplomasi yürütmeye gayret eden Katar, Aralık 2010'da Arap Baharı protestolarının patlak vermesi sonucu bölge siyasetinde yaşanan tarihi değişimle birlikte "aktif bir destekçi" olarak görülmeye başladı.

Katar Emiri Tamim Bin Hamad El Tani (ortada), görevi babası Şeyh Hamad Bin Halife El Tani'den Haziran 2013'te devraldı. [Fotoğraf: EPA]

Katar dış siyaseti, ülkenin 1971 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana çeşitli safhalardan geçti. Bu süreçte, 1995'te Şeyh Hamad Bin Halife El Tani'nin başa geçmesini ve Haziran 2013'te yönetimi oğlu Veliaht Prens Şeyh Tamim Bin Hamad El Tani'ye devretmesini iki önemli dönüm noktası olarak sayabiliriz.

Diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi, Katar dış politikası da 1990'ların ortalarına yani Doha, Şeyh Hamad Bin Halife El Tani liderliğinde kendi bağımsız yolundan gitmeye başlayana dek, Suudi Arabistan hükümetinin dış politikası ile genel olarak aynı doğrultuda seyretti.

Medya, diplomasi, eğitim, kültür, spor, turizm, ekonomi ve insani yardım gibi yumuşak güç unsurlarına dayalı "açık" bir dış politika benimseyen Doha'nın stratejisi, esasen komşularla iyi ilişkiler, büyük ve orta ölçekli güçlerle stratejik ittifaklar ve marka oluşturma üzerine inşa edildi.

Baba El Tani'nin (modern Arap tarihinde benzerine rastlanmadık bir adım atarak) Haziran 2013'te yönetimi oğluna bırakmasından bu yana, Arap bölgesi, jeopolitik koşulları ve bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendiren birçok önemli değişim geçirdi. Bunların en önemlileri, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin devrilmesi, Libya'da çatışmanın tırmanması, Irak ve Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) toprak kazanımları ve Yemen'de önemli devlet kurumlarının Husilerin eline geçmesiydi.

Bu ve benzeri gelişmelerin her biri, hiç şüphesiz Doha'nın dış politikası üzerinde etkili oldu.

Katar'ın uluslararası ilişkiler doktrini, ülke anayasasında da belirtildiği gibi, barış ve istikrarın sağlamlaştırılması üzerine kurulu.

by Cemal Abdullah

Arap Baharı'nın etkisi

Katar'ın uluslararası ilişkiler doktrini, ülke anayasasında da belirtildiği gibi, barış ve istikrarın sağlamlaştırılması üzerine kurulu. Bu yaklaşım, uluslararası ihtilafların barışçıl yollardan çözümünün teşvik edilmesi, halkların kendi kaderini tayin hakkının desteklenmesi, başka ülkelerin iç işlerine müdahale edilmemesi ve barış yanlısı ülkelerle işbirliği ilkelerine dayanıyor.

1990'ların ortalarından itibaren göreve gelen tüm Katar hükümetleri bu ilkelere uygun hareket etti. "Arap Baharı" adı verilen sürecin patlak vermesinde önce, Emir Şeyh Hamad Bin Halife El Tani döneminde, arabuluculuk ve çatışma çözümüne ağırlık veren bir diplomasi benimsenmişti. Sudan'dan Eritre'ye, Lübnan'dan Filistin'e, Somali'den Yemen'e hemen hemen tüm bölgesel krizlerde Doha, arabulucu rolü üstlendi.

Bu arabuluculuk rolünün pozitif sonuçları, Katar'ın hem bölgesel hem de uluslararası seviyede tanınarak itibar kazanmasını sağladı. Keza Doha'nın 2007 yılında Libya'da tutuklu bulunan Bulgar hemşireler ile Filistinli doktorun serbest bırakılması ve Mayıs 2008'de Lübnan'da imzalanan anlaşmaya arabuluculuk etmesi de bunun bir parçasıydı.

Katar dış politikası, 15 yıl boyunca tarafsızlık yönüyle öne çıkarken, Aralık 2010'da "Arap Baharı" protestolarının başlamasıyla birlikte, bölgenin siyaset sahnesi de tarihi bir değişim içine girdi. Neticede ülkenin uluslararası imajı değişti. Katar artık uzlaştırıcı bir arabulucudan ziyade aktif bir destekçi olarak görülmeye başladı.

Libya Lideri Albay Muammer Kaddafi'ye karşı NATO öncülüğünde kurulan uluslararası koalisyon bünyesinde, Nisan 2011'deki askeri operasyonlara katılan Katar, Arap Birliği üyelerine Suriye'de akan kanın durdurulması için ülkeye asker gönderme çağrısında bulundu.

Arap Baharı ve Katar'ın buradaki istikrarlı duruşu, yanı sıra Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) gibi uluslararası ve bölgesel güçlerin tutumu, Katar dış politikasında, dönemin siyasi iktidarının sahip olduğu vizyon ile uyumlu, yeni bir aşamaya geçilmesi için fırsat sundu.

Bölgede Arap Baharı'nın etkisiyle değişen siyasi iklim ve bölünen jeopolitik yapılar, Katar'ın "etkile ve söz geçir" politikasının ciddi bir başarı elde etmesini sağladı. Öyle görünüyor ki, Doha'nın dış siyasetindeki bu kayda değer değişim, ülkenin bağımsız karar alma ve bölgedeki diğer ülkelerle aynı kulvarda performans gösterme kabiliyeti konusunda kendisine duyduğu güveni yansıtmakta.

"Akıllı güç" kavramının öne çıkışı

Şeyh Tamim Bin Hamad El Tani iktidara gelince, Katar'ın diplomasi tarzı da başta Mısır, Irak ve Suriye olmak üzere bölgede yaşanan son gelişmeler ışığında ciddi biçimde değişikliğe uğradı. Ülkenin dış siyaset araçları, yumuşak güç yanında akıllı gücün kavramsallaştırılması bağlamında dikkate değer bir gelişim gösterdi. Katar yönetimi, bu gelişmeler ekseninde ülke politikalarını değişen önceliklere adapte edip mantık çerçevesinde yeniden şekillendirmek durumunda kaldı.

Katar'ın diplomatik hamleleri, ülkenin eski duruşuna kıyasla bir nebze daha sessizdi ki, bunu da genç Emir'in bir yandan ülkenin dış politikasını hem yumuşak hem de sert güç yaklaşımlarını bir araya getirecek biçimde stratejik olarak şekillendirirken, diğer yandan da Katar dış siyasetine zemin oluşturan anayasal ilkeleri korumaya devam etme arzusuna bağlayabiliriz.

Yeni Katar yönetimi, bilhassa da ülkenin, Batı medyası tarafından yürütülen ve çeşitli bölgesel meselelerde uyguladığı dış politikayı benimsemeyen birçok başka ülke ve kuruluşça da desteklenen sistemli bir kampanyanın hedefi olduğu şu dönemde, içişlerine daha fazla önem verir hale geldi.

Bu noktada Katarlı yetkililerin, ülkede çalışan yabancıların haklarına dair sorun ve eksiklikler olduğunu inkar etmediğinin altını çizmekte fayda var. Devletin ilgili birimleri, bu sorunların çözümüne yönelik yasa çalışmalarına başladı. Zira Katar, sürdürülebilir kalkınma hedeflerini 2030 yılına kadar hayata geçirmeyi amaçlıyor. Öte yandan, ülke, 2015 Dünya Hentbol Şampiyonası ve 2022 FIFA Dünya Kupası başta olmak üzere, önemli uluslararası spor turnuvalarına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad El Tani, son dönemde katıldığı uluslararası forumlarda, savaşa değil, barışçıl yöntemlere dayalı "önleyici diplomasi" ve diyalog kültürü çağrısında bulundu.

by Cemal Abdullah

Katarlı karar mercileri, mümkün mertebe tüm taraflarla diyalog içinde olunması ve hiçbir grubun siyaset sahnesi dışında bırakılmamasını öngören bir açık kapı politikası benimsemiş durumda. Bu tutum, siyasal İslamcı hareketlere cephe almayı tercih eden bazı komşu ülkelerin yaklaşımıyla çelişince, KİK içinde anlaşmazlıklar çıktı ve Mart 2014'te üç üye ülke (Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri) Doha Büyükelçilerini geri çekti.

Şüphesiz ki, bu, Şeyh Tamim'in görevdeki ilk yıllarında karşı karşıya kaldığı en büyük sorundu. KİK içi ilişkiler tarihinde benzeri görülmemiş bu kriz, Katar'ın müstakil siyasi kararlar alma ve diğer bölge ülkelerine karşı düşmanca bir tutum içine girmeden bağımsız stratejisini sürdürme becerisini öne çıkardı.

Katar tarafının tepkisi, Doha'nın esnekliği ve krizin üstesinden gelme konusundaki istekliliğini gösteriyordu ki, Emir'in Eylül 2014'te Almanya ve Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmalar ve CNN'e verdiği röportaj da bunu iyice pekiştirir nitelikteydi. Yaşanan bu olayları incelediğimizde, Katar dış politikasının eski ve yeni özelliklerini görebiliyor; Doha diplomasisinin, anayasada belirtilen temel ilkelerden ödün verilmeden koşullara uyumlu hale getirildiğini anlıyoruz.

Arabuluculuk ilkesi, bu politikanın en önemli özelliklerinden biri olarak yerini korurken, Doha da bölgesel ve uluslararası çatışmaların çözümünde bir modele dönüşerek adeta "Maşrık'ın Cenevresi" olmaya aday duruma geliyor.

Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad El Tani, son dönemde katıldığı uluslararası forumlarda, savaşa değil, barışçıl yöntemlere dayalı "önleyici diplomasi" ve diyalog kültürü çağrısında bulunarak, aşamalı bir reform sürecini hayata geçirmeye çalışan hükümetlere yönelik desteğini ifade etti. Eldeki tüm işaretler, Doha'nın, dış politikasının temel unsurlarını değiştirmeden, Arap Baharı sonrasına kıyasla daha esnek yaklaşımlar üzerinde durmak istediğini gösteriyor.

Bu noktada, Katarlı karar mercilerinin, Arap uluslarının özgürlük ve onurlu bir yaşam talep etme ve otoriter rejimlerin despotluğu ile bu despotluğun doğurduğu cihatçı örgüt terörü arasında bir seçim yapmaya mecbur kalmadan iyi bir hayat sürme hakkını aynı kararlılıkla desteklediğini de unutmamak gerekiyor.

Dr. Cemal Abdullah, Al Jazeera Center for Studies (AJSC) Araştırmacısı. Körfez konularında uzman olan Abdullah, konuyla ilgili birçok çalışmaya imza attı.

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Cemal Abdullah

Al Jazeera Center for Studies (AJSC) Araştırmacısı. Körfez konularında uzman olan Dr. Abdullah, konuyla ilgili birçok çalışmaya imza attı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;