Görüş

Kıbrıs'ta sorunu çözmek mi, Doğu Akdeniz gazına pazar olmak mı?

Bölgemiz yeniden şekillendirilmeye çalışılırken, Kıbrıs’ta çözüm girişimleri de ivme kazandı. Doğu Akdeniz gazının ortakları Mısır, Güney Kıbrıs, İsrail ve Lübnan ortak projeler için arayışta. Türkiye, bölgenin en önemli ve satın alım gücü yüksek gaz müşterisi. Peki Ada’da “çözüm” Türk tarafı için ne demek? Amaç, sorunu mu çözmek yoksa Doğu Akdeniz gazına pazar mı olmak?

Öğütçü'ye göre, D. Akdeniz gazının yarar sağlaması için Tel Aviv, Ankara, Lefkoşe, Kahire ve Beyrut arasında kronikleşmiş sorunların çözümü şart. [Fotoğraf: Getty Images]

Şayet küresel “Büyük Oyun”un bütüncül bir parçası olarak bölgemiz için orta çaplı yeni bir oyun kurgulanıyorsa, Kıbrıs sorununun on yıllardır süregiden çözümsüzlüğünü acil bir sonuca bağlamak için birkaç aydır yürütülen yoğun çabalar, baskılar bu çerçevede anlaşılabilir.

Malum, Sykes-Picot’nun 100. yıldönümünde özellikle çevremizdeki coğrafyayı köklü şekilde dönüştürecek ve sınırları bu defa etnik, dini yoğunlaşmaları, su ve enerji kaynaklarını, güzergahlarını da hesaba katacak şekilde yeniden çizme, etki sahaları yaratma yönündeki çabalar hız kazandı son zamanlarda.

IŞİD’in bitirilmesini hedefleyen ve kentin yeni statüsünü temin edecek Musul Operasyonu, dünyanın gözleri önünde cereyan eden Halep katliamı, titizlikle altyapısı oluşturulmaya çalışılan Kürt koridoru ve bağımsızlık çağrıları, giderek sertleşen İran-Suudi vekalet savaşları, bölünmüş Libya’daki yeni hareketlenme, Azeri-Ermeni ihtilatında varılan son aşama, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sanki hep bu kurgunun ön habercileri gibi görünüyor.

Kıbrıs’ın güney kesiminin Avrupa Birliği üyeliği, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Lübnan ve Mısır açıklarında keşfedilen yeni doğal gaz kaynakları, askeri tatbikatlar, Rusya’nın Suriye’deki üsleri ile Doğu Akdeniz’de güçlü bir mevcudiyet ve siyasi nüfuz kazanması, Türkiye’nin Batı çizgisinden giderek uzaklaşması gibi nedenlerle Kıbrıs’ta 'çözüm', uluslararası camiayı ve Ada’daki toplumları tehdit eden herhangi bir durum ve kriz olmamasına rağmen, ısıtılıp süratle yeniden gündeme alınıyor.

Ada’da çözüm girişimleri yeniden ısıtılıyor

İşte bu zaviyeden bakınca Kıbrıs’ın güney kesiminin Avrupa Birliği üyeliği, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Lübnan ve Mısır açıklarında keşfedilen yeni doğal gaz kaynakları, askeri tatbikatlar, Rusya’nın Suriye’deki üsleri ile Doğu Akdeniz’de güçlü bir mevcudiyet ve siyasi nüfuz kazanması, Türkiye’nin Batı çizgisinden giderek uzaklaşması gibi nedenlerle Kıbrıs’ta “çözüm”, uluslararası camiayı ve Ada’daki toplumları tehdit eden herhangi bir durum ve kriz olmamasına rağmen, ısıtılıp süratle yeniden gündeme alınıyor.

Geçmişte olduğu gibi “çözüm” süreci tarafsız gözüken özel temsilci ve arabulucular üzerinden kotarılmaya çalışılıyor. Onlarca özel temsilci geldi gitti ama 1974’ten bu yana bir adım ileri gidilemedi bu yöntemle. 10 yıl kadar önce Kazakistan Cumhurbaşkanı’nın kızı Dariga Nazarbayeva’nın Almati’de düzenlediği dar katılımlı bir akşam yemeğinde, müteveffa Richard Holbrooke yanıma düşmüştü. Bosna’da Dayton Anlaşması’nı taraflara empoze ederek kazandığı itibarın rüzgarı ile, kimsenin çözemediği Kıbrıs sorununu da çözmeyi çok istediğini, ama Denktaş’ın “uzlaşmaz tutumu” yüzünden arabuluculuk görevinde başarısızlığa uğradığını kızgın bir ifadeyle anlatmıştı bana.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı ve Norveç’in en usta diplomatlarından Espen Barth Eide ile bu yaz Norveç’in Arendal kentinde yaptığımız bir sohbette kendisini çözüm konusunda çok umutlu görmüştüm. Bu sorunun çözülmesinin kişilere bağlı olmadığını, “batırılamaz uçak gemisi” diye de adlandırılan Doğu Akdeniz’in en stratejik gayrimenkulü konusunda bundan sonra da masada nice sonuçsuz kalacak girişimler, arabulucular görmeye devam edeceğimizi düşündüğümü anlattığımda gülümseyerek sözümü kesti, “Hiç merak etmeyin, bu defa 2016 bitmeden çözeceğiz” dedi.

İşte bu ümitlerle, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik yeni tur müzakereler için Kıbrıslı iki lideri, İsviçre’de Montrö yakınlarındaki Mont Pèlerin’de üzüm bağlarının arasından süzülerek çıkılan son derece dar bir yolun en sonundaki Mirador Otel’de adeta hapsedip dış dünya ile bağlarını koparttılar. Eide ve BM Genel Sekreteri’nin Kanadalı özel temsilcisi Elizabeth Spehar görüşmelerin kesilmeden bir “sonuç” alana kadar devam etmesine nezaret ediyordu.

Ancak çabalar sonuç vermedi. Rumların toprak talebinde Annan Planı’nın hayli ötesine geçtiklerini, garantörlük ve eşit ortaklık konusuna hiç girmek istemediklerini belirten KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı çoktan ipleri kopartmıştı.

Rumların aşırı talepleri ve Türkiye’nin tavrı

Kimileri Ankara ve onun üzerinden Moskova’nın bu kilitlenmede değişik derecelerde rolü olduğunu iddia ediyor. Ancak ben Akıncı'nın Kıbrıs sorunu ile ilgili düşünce, tavır ve girişimlerinin samimiyetine inanıyorum. Siyasi eşitlik, Türkiye’nin garantörlüğü, iki kesimlilik prensiplerini geriye iterek sadece toplumun güçsüz kalıp süratle asimile edilmesi sonucunu doğuracak bir federasyon çabasına göz yummayacağını düşünüyorum.

Bunun, Kıbrıs Türk varlığını zamanla eriteceğinin, beraberinde birçok bölgesel hatta küresel sorunlar da getireceğinin farkında olduğuna, Kıbrıs Türklerinin seçilmiş meşru lideri olarak sürecin nereye gittiğini, ne yapılmak istendiğini kavradığına kaniyim. Yine de, ne kadar iyi niyetli ve usta olsa da efsanevi lider Denktaş kadar Rum ve Batılı muhataplarını tanıyan bir birikime, geçmiş deneyime ve müzakere yeteneğine sahip olduğunu söylemek güç.

Oldubitti ile müzakerelerin sonuçlandırılamaması, daha ziyade Rumların maksimalist taleplerden vazgeçmemesi, başta Güzelyurt, Karpaz Yarımadası, Maraş olmak üzere birçok önemli yerleşim bölgesini ve sahil şeridini geri almayı, 100 bin Rum'u kuzeye yerleştirmeyi ve Türkiye'nin garantörlüğüne son verip askerlerin adadan tamamen çekilmesini talep etmesi ile alakalı.

“Artık bu iş bitti” denilerek KKTC’nin ya aynen devam etmesi ya Türkiye’ye ilhakı ya da özerk cumhuriyet olarak katılması senaryoları tartışılırken bazı görünmez eller tekrar devreye girdi. Taraflar bu kez Aralık 2016 başında Ada’da tekrar bir araya gelip ivmeyi canlı tutarak görüşmeleri canlandırma kararı aldılar. Ardından 9-11 Ocak 2017 tarihlerinde Cenevre’de yeni bir müzakere kapısı açıldığı duyuruldu. Bu kez garantör ülkelerin (Türkiye, İngiltere, Yunanistan) de katılımı ile beşli bir görüşme planlanması pek hayra alamet görünmüyor.

Oldubitti ile müzakerelerin sonuçlandırılamaması, daha ziyade Rumların maksimalist taleplerden vazgeçmemesi, başta Güzelyurt, Karpaz Yarımadası, Maraş olmak üzere birçok önemli yerleşim bölgesini ve sahil şeridini geri almayı, 100 bin Rum'u kuzeye yerleştirmeyi ve Türkiye'nin garantörlüğüne son verip askerlerin adadan tamamen çekilmesini talep etmesi ile alakalı.

Jeopolitik hesaplar, gaz ve Kıbrıs

Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik çabaların hızlanmasında bölgenin stratejik önemini yansıtan birçok jeopolitik hesabın yanı sıra Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs, İsrail, Mısır ve Lübnan gazının geleceğinin, nasıl yüksek değerli pazarlara ulaştırılacağının da önemli bir yer tuttuğu aşikar.

Avrupa’nın enerji güvenliğinin Rusya tarafından tehdit edilmesi ile bu yatakların önemi daha da arttı. Bu durum sadece gaz kaynaklarına sahip ülkeler, bu kaynakları çıkartıp talep pazarlarına sunmak isteyen yatırımcı şirketler ve enerji ikmal güvenliğinde çeşitlilik yaratmak isteyen AB ülkeleri için geçerli değil, doğal gazda yüzde 98 ithalata bağımlı Türkiye için de böyle.

Güney Kıbrıs münhasır ekonomik bölgesindeki Afrodit adıyla bilinen 12. Parselde önemli doğal gaz rezervleri keşfedildi. Amerikan Noble Energy şirketi bu sahada yüzde 70, İsrailli ortakları Delek ve Avner ise yüzde 30 paya sahip. Noble, hissesinin üçte birini geçenlerde (sonradan Shell tarafından satın alınan) BG Group’a sattı. 2., 3. ve 9. Parseller ENI ve KOGAS konsorsiyumu, 11. ve 12. Parseller ise Total tarafından işletilecek. Ayrıca, Vassilikos bölgesinde inşa edilmesi planlanan, ancak yeterince kaynak bulunamadığı için rafa kaldırılan LNG tesisleri de hâlâ gündemde tutuluyor.

Bundan altı yıl önce Doğu Akdeniz’in İsrail deniz açıklarında Tamar, Leviathan ve yeni keşfedilen diğer irili ufaklı gaz sahaları sayesinde Tel Aviv’in stratejik önemi de arttı. Bu yeni kaynaklar, şayet iyi değerlendirilirse, hem İsrail’in ikmal güvenliği sorununu çözüp ekonomisini ve komşularıyla ilişkilerini biçimlendirmeye, hem de ortak bir güvenlik sistemi inşa etmeye katkı sağlayabilir.

Tabii ki, karamsar senaryoda, bunun tam tersi de olabilir. Ekonomik menfaat çatışmalarını ve jeopolitik çekişmeyi daha da şiddetlendirip enerji varlıklarını terörist hedefleri haline getirebilir, bölgenin zaten bıçak sırtındaki jeopolitik dengesini ve kırılgan güvenliğini tamamen baltalayabilir.

Bu itibarla, Doğu Akdeniz enerjisinin herkese “kazan-kazan” yararlar sağlayabilmesi için Tel Aviv ve Ankara’nın Lefkoşe, Kahire ve Beyrut ile ilişkilerinin de sağlıklı bir mecraya akması, kronikleşmiş mevcut sorunların tarafları tatmin edecek şekilde çözümlenmesi şart.

Doğu Akdeniz gazı önündeki engeller, sorunlar

Tabii ki sorun, sadece siyasi ve güvenlik engellerinin aşılması değil. Her şey güllük gülistanlık olsa bile Doğu Akdeniz’de yer altındaki jeolojik güçlükler, hukuki belirsizlikler, finansman sıkıntısı, satın alım gücü olan uzun vadeli sözleşme imzalayacak müşteri bulamama ve dünya gaz sektöründe yaşanan arz bolluğu gibi nedenler de gaz kaynaklarının görünür gelecekte tam kapasite işletilmesi oldukça zor.

Bugün nihai yatırım kararı alınsa bu yataklardan gazın çıkartılması ve ihracata hazır hale getirilmesi en az 3-4 yılı bulur. O zamana kadar da Azerbaycan’ın Şah Deniz-2, Kuzey Irak’tan Kürt, İran, Tanzanya, Mozambik, Avustralya, Kuzey Amerika gazı gibi bir düzine rakip proje (ayrıca çok sayıda FSRU/LNG tesisi) de devreye girmiş olacaktır.

Onun içindir ki, Güney Kıbrıs da İsrail de Mısır da halen hem yatırımcı ve müşteri bulma hem de hangisinin önce devreye gireceği konularında birbirleri ile kıyasıya rekabet halindeler. Mısır’ın Akdeniz’deki Zohr yatağında muazzam boyutlarda doğal gaz keşfinden en fazla olumsuz etkilenecek ülkelerin başında da İsrail ve Güney Kıbrıs geliyor.

Bir yandan da Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın bir süredir hem güvenlik hem de enerji işbirliği alanlarında (ortak tehdit olarak algıladıkları Ankara’ya karşı) bir eksen yaratmaya çalıştıkları, askeri tatbikatlar düzenledikleri görülüyor.

Kıbrıslı Rum lider Nikos Anastasiadis, şimdiye kadar izlenen çizginin dışına çıkarak, çıkmaza girmiş olan 'çözüm' sürecine sadece garantör ülkeleri değil, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesini de dahil etmeye çalışıyor. Böyle bir girişim kabul görürse, Türkiye ve KKTC açısından çok ciddi bir risk doğacağından kuşkum yok.

İsrail’in 2019’da hazır hale getirmek istediği ve 500 milyar metreküpe yakın doğal gaz kapasitesine sahip Leviathan yatağını esasta Türkiye ve Avrupa pazarı için düşündüğü göz önünde bulundurulursa, son dönemde Tel Aviv ve Ankara arasında yaşanan normalleşme girişimlerinin arka planı daha iyi anlaşılabilir.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Ada’da bir birliktelik sağlanıp sağlanamayacağı, birleşmenin hangi koşullarda olacağı, taraflara ileride ihtilaf yaratacak bir “çözüm” empoze etmeden kalıcı bir barış temin edilmesi ve Doğu Akdeniz gazının ihracını sağlayacak boru hatlarına yol açılması gibi hususlar bölgenin dinamikleri açısından önem taşıyor.

Türkiye ve KKTC açısından riskler

Kıbrıslı Rum lider Nikos Anastasiadis, şimdiye kadar izlenen çizginin dışına çıkarak, çıkmaza girmiş olan “çözüm” sürecine sadece garantör ülkeleri değil, aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesini de dahil etmeye çalışıyor. Böyle bir girişim kabul görürse, Türkiye ve KKTC açısından çok ciddi bir risk doğacağından kuşkum yok.

Resmin içine zaten epeydir müzakerelere gölgesini düşüren İngiltere ve ABD’nin yanı sıra Rusya, Çin, Fransa’nın da eklenmesi, iktidarın Batı’da iyice yalnızlaştığı, birçok sahada köşeye sıkıştığı, elinin zayıfladığı bir dönemde “çıkış” için hem Ankara’ya hem de Mustafa Akıncı’ya ağır baskı tatbik edileceğine işaret ediyor.

Bu itibarla, Ankara’nın Kıbrıs’ta (en iyimser tahminle 3-4 yıl sonra üretimi beklenen, Türk pazarını hedefleyen, dünya piyasalarındaki durum nedeniyle şimdilik ticari değeri yüksek olmayan) doğal gazın da koz olarak kullanılacağı yeni bir tuzağa düşmeden ve Ada'daki 1974’ten bu yana jeopolitik “oyun kurucu” özelliğini AB ülkelerine ve BM Güvenlik Konseyi üyelerine kaptırmadan, sorumlu ama menfaatlerinden taviz vermeyen, kararlı bir bölgesel güç gibi davranması gerekiyor.

Doğu Akdeniz’de Nil Deltası ve Levant havzasındaki kaynaklar sürekli istikrarsızlık enerjisi biriktiren bir fay konumundan çıkartılması elbette önemli.  Bu amaçla, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır ile ilişkiler gibi netameli ve uzun dönemde çözüme kavuşturulabilecek hususları şimdilik geri plana itip hem alıcı, hem transit, hem yatırımcı, hem de güvenlik sağlayıcı rolüyle Ankara’nın bölge ülkelerinin özel sektörü ile Türk özel sektörünü öne sürmesi, en büyük tüketici olarak üreticilere yönelik “böl-yönet” yaklaşımı izlemesi, bu yönde inisiyatif alması daha isabetli olacaktır.

Kıbrıs ile ilgili yeni “oyun” kurgusunda KKTC’nin (nüfusunun çoğunluğu Müslüman olmasına, 1897 Turk-Yunan Savaşı kazanılmasına ve Batı'nın hiçbir zaman Yunanistan’a bağlanmayacağına dair yazılı güvencesine ragmen 1909’da masa başında kaybedilen) Girit’in akıbetine uğrama riski bugün hiç küçümsenmeyecek kadar yüksek görünüyor. Batı’nın iyi bildiği “salam taktiği”[1] müzakere anlayışını deşifre edememenin, Türkiye ile Kıbrıslı Türkleri birbirine düşürmeyi hedefleyecek satranç hamlelerini görememenin ve “oyun”u kendi lehine çevirebilecek akıllıca karşılıklar ve yeni ittifaklar geliştirememenin tarihi bedeli, vebali gerçekten çok ağır olabilir.

Uyanık ve proaktif olma, inisiyatif geliştirme, uzun vadeli stratejik hesapları unutmama, diplomasi becerisini akıllıca kullanma, her şeyden önce de “gaza gelmeme” zamanı.

 


[1] Uluslararası ilişkilerde bir sorun doğrudan halledilemiyorsa onu küçük küçük parçalara ayırıp karşı tarafın fark edemeyeceği şekilde halletmeye " salam taktiği " adı verilir.

Mehmet Öğütçü, eski diplomat, Başbakan Danışmanı ve Uluslararası Enerji Ajansı, OECD, BG Group, Invensys üst düzey yöneticisi. Halihazırda merkezi Londra’da bulunan Global Resources Partnership şirketi ile Bosphorus Energy Club’ın başkanı ve Energy Charter’ın özel elçisi olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Genel Energy, Şişecam ve Saudi Crown Investment Holding’in de bağımsız yönetim kurulu üyesi.

Twitter'dan takip edin: @mehmetogutcu

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Mehmet Öğütçü

Eski diplomat, Başbakan Danışmanı ve Uluslararası Enerji Ajansı, OECD, BG Group, Invensys üst düzey yöneticisi. Halihazırda merkezi Londra’da bulunan Global Resources Partnership şirketi ile Bosphorus Energy Club’ın başkanı ve Energy Charter’ın özel elçisi olarak görev yapıyor. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;