Görüş

Kurtarıcılardan kurtulmak

15 Temmuz, halkın “kendisini kurtarıcılardan kurtarma” iradesidir. Darbeye karşı açığa çıkan bu demokratik bilinç, önümüzdeki dönmelerde asker/toplum ve toplum/asker ilişkilerini yeni bir çerçeveye oluşturacaktır. Toplum ile asker arasındaki ilişkinin sağlığını belirleyecek olan, ordunun kendisine çizilen sınırlara riayet derecesidir.

Konular: Türkiye, Siyaset
[Fotoğraf: AA]

Türkiye, 15 Temmuz gecesi uçurumun kenarından döndü. Ordunun kritik ve derin noktalarına sinmiş bir doku, meşru sistemi hedefleyen bir darbe girişiminde bulundu.

Türkiye, darbelere yabancı bir ülke değil. Lakin bu seferki darbe girişimi, eşine az rastlanır bir cürete ve hiçbir değeri barındırmayan bir cürete sahipti. Öyle ki savaş uçaklarından sivil halka ateş açıldı, köprüler kapatıldı, Meclis’e ve başkente bombalar yağdırıldı, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a yerde ve gökte saldırı düzenlendi. Muhtemelen bir senaryo eskizi olarak önünüze konulduğunda “Olmaz artık o kadar deyip” saçma bulacağınız eylemler, gözümüzün önünde gerçekleşti ve milyonlar ekranlar aracılığıyla buna an be an tanıklık etti.

Tam da toplumun geniş bir kesimi “Darbeler tarihe gömüldü” derken yaşanan bu felaket, Türkiye’de darbeleri tetikleyen dinamikler üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bu minvalde başlıca üç kavrama eğilmenin faydalı olacağı kanısındayım.

“Halâskâr Zabitan”

İlki, “Halâskâr Zabitan”dır. Türkiye’de darbe yeni bir olgu değil; darbelerin Cumhuriyet öncesine giden bir geçmişi var. 1912’de kendilerine “halâskar zabitan” adını veren bir grup, İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı bir muhtıra yayınladı.

“Kurtarıcı Subaylar”a göre, buhran geçiren ve batma tehlikesiyle yüz yüze bulunan vatanın kurtarılması yine kendilerine düşüyordu. Bunun için Meclis hemen dağıtılmalı ve uygun gördükleri birinin (Kamil Paşa) başkanlığında yeni bir hükümet kurulmalıydı.  

Muhtemelen bir senaryo eskizi olarak önünüze konulduğunda “Olmaz artık o kadar deyip” saçma bulacağınız eylemler, gözümüzün önünde gerçekleşti ve milyonlar ekranlar aracılığıyla buna an be an tanıklık etti.

Kurtarıcılar bu girişimlerinde başarılı oldular. Fakat Balkan Savaşları’ndaki yıkımdan sonra onlar da İttihatçılar tarafından alaşağı edildiler. Ancak bu tecrübenin sonunda, memleketi kendi bildiği yöntemlerle kurtuluşa çıkarma düşüncesi askerler içinde yerleşti. Daha sonra Cumhuriyet’e de aktarılan düşünce, ordunun siyasi hayat içinde hep bir ağırlık merkezi olarak kalmasını sağladı.

Temelde bu düşünce siyasi faaliyeti yozlaşma ile eş değer tutar; siyasetçileri, sadece kendi çıkarlarının peşinde koşan düzenbazlar olarak tipler; söylemde yücelttiği halka gerçekte, kendisi için doğru olanı idrak edecek düzeyde olmayan bir güruh muamelesi çeker; halk için en iyinin kendisince bilindiğine iman eder ve gerektiğinde yönetime el koyup halkın temsilcilerinin tepesine binmeyi doğal bir hak olarak görür. Nitekim 27 Mayıs’tan 15 Haziran’a kadar bütün darbe metinleri bu anlayışla kaleme alınmıştır.

Demokrasi karşıtlığı/düşmanlığı

İkincisi “demokrasi karşıtlığı”dır. Türkiye’de bu kadar çok darbenin yapılması ve ülkenin her zaman darbelere açık olması, sadece askerlerin kendilerinde ülkeyi kurtaracak bir kudret vehmetlerine bağlanamaz. Bunun yanında askerlerin siyasete el koymasını savunan ve bunun yolunu gözleyen geniş bir sivil çevre de var.

Öteden beri bu çevrenin başını siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler ve yargı mensupları çeker, toplumun her kesiminden temsilciler de bunun içinde yer alır. Genellikle bu çevre, demokratik yoldan halka sözünü geçirememekle maluldür. Halktan yönetim ehliyeti alamayacakları için demokratik bir yarıştan hazzetmezler. Halka her başvurulduğunda zemin yitimine uğradıklarından ve zamanla imtiyazlarını kaybettiklerinden –hep aleyhine işlediğini düşündükleri- demokrasiye diş biler, giderek onu düşmanlaştırır ve gözlerini askerin yapacağı bir darbeye dikerler.

Kimileri bu darbe destekçiliğini açıktan yapar. Kimileri de siyasetçilerin yetersizliğini ve kötü yönetimini gerekçe göstererek darbeleri meşrulaştırır. Her ikisinde de gaye aynıdır: Halkın vermediği yetkiyi darbecilerden almak ve sahip olduğu ayrıcalıkların elden gitmesine mani olmak.

Türkiye’nin yakın tarihi bunun örnekleriyle doludur. Her darbenin öncesinde “Ordu göreve” çağrısı yapan ve sonrasında da darbenin sorumluluğunu siyasetçilerin sırtına yıkan mebzul miktarda kişi, kurum ve parti vardır.

Ordu-millet/Millet-i müsellaha

Üçüncüsü, “ordu-millet”tir. Kavram, Osmanlı ordusunun çağa uygun hale getirilmesi için davet edilen Colman von der Goltz’a aittir; silahlanmış ve silahlandırılmış bir millet idealini yansıtır. Ona göre, millet sürekli askeri faaliyet içinde bulunmalı ve her zaman bir bütün olarak savaşa hazır halde tutulmalıdır.     

Şüphesiz millet topyekûn silahlandırılmadı, Goltz Paşa’nın hayali gerçekleşemedi. Ama kavram, milletin kendisini koruyan ordu için her türlü fedakârlığı göstermesinde ve orduya bağlanmasında çok iş gördü. Zorunlu askerlik nedeniyle insanlar çocuklarını askere gönderdi. Ordu ile aileler arasında evlatları üzerinden bir bağ kuruldu. Ordu, milletin çocuklarını emanet ettiği bir ocağa dönüştü. “Peygamber Ocağı” denilerek buna bir de dinî kutsiyet atfedildi.

Böylece orduya bir koruyucu zırh oluşturuldu. Mesela ordunun yapıp ettikleri ayrıntılı olarak sorgulanmadı. Darbe gibi tasvip etmediği bir yola saptığında dahi halk orduya toz kondurmadı, saygınlığını hep gözetti. Halk orduyla meydanlarda karşı karşıya gelmekten hep kaçındı. Bunun yerine, darbenin geçmesini, ordunun kışlasına çekilmesini bekledi ve hesaplaşmasını sandık vasıtasıyla yaptı.

15 Temmuz’un farkı

Zannımca memleketin siyasi ve sosyal hayatında etkili olan bu üç önemli kavram, bir taraftan darbeci bir damarın her daim canlı tutulmasını sağlıyor, diğer taraftan da darbelerle mücadele etmeyi güçleştiriyor.

O halde 15 Temmuz’da darbeyi akamete uğratan neydi? Acaba bu kavramlar tedavülden kalktı da onun için mi cuntacılar başarı elde edemediler?    

Artık darbe yapmayı aklında geçirecek olanların dikkate alması gereken bir gerçeklik var. Uçaklara üzerlerinde alçak uçuş yaptırmak, halkı koşulsuz itaate sevk etmiyor. Toplum, “Peygamber ocağı” diye askerlerin her yaptığına itirazsız boyun eğmiyor.

Elbette, hayır. Türkiye’de uzun bir tarihi arka plana sahip bir darbeci gelenek var. Bu gelenek ile onun inşasına hizmet eden kavramlar bir çırpıda ortadan kalkmaz, buharlaşmaz. Ama mühim tedrici değişimlerin olduğu da teslim edilmeli. Ele alınan üç kavramla bağlantılı olarak değerlendirildiğinde, darbenin kırılmasını sağlayan değişimler şu şekilde özetlenebilir:

İlk olarak tüm işaretler darbe girişiminin Gülen Cemaati’nin ordu içinde yuvalanmış kanadının işi olduğuna delalet ediyor. Kurtarıcı postuna bürünen bu Cemaat’in ise iki önemli handikabı var: Biri, toplumsal bir karşılığın bulunmaması ve Cemaat’in darbeyi topluma taşıyacak bir güçten yoksun olmasıdır. Diğeri ise, Cemaat kaynaklı cuntanın –etkileyici olduğu su götürmez ama - mutlak neticeyi elde etmeye yetecek genişlikte bir ağ kuramamasıdır.

Darbe teşebbüsü, ordu hiyerarşisine karşı gelişti. Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları rehin alındı. Orduya komuta edenlerin ağırlıklı kısmı, bu yapıyı hem ülke, hem de ordu için tehdit olarak gördüler. Yani darbecilerin inandırıcılıktan uzak “kurtarıcılık” iddiaları bizzat ordu tarafından reddedildi ve darbe boşa çıkartıldı.

İkincisi, öncekilerden farklı olarak bu darbede, iktidar ve muhalefet partileri darbenin karşısında dirayetli bir şekilde durdular. İktidar partisinin mensupları, her konuşmalarında darbecilerinin gayrimeşruluğunun altını çizdiler ve sonucu ne olursa olsun direneceklerinin mesajını verdiler. Muhalefet partileri darbeden medet ummadılar.

CHP ve HDP’nin açıklamalarının zamanlamasına ve tonuna ilişkin eleştirim saklı kalmak kaydıyla, muhalefetin demokrasi dışı dayatmaları kabul etmediklerinin deklare etmesi, demokrasi adına önemli bir kazanımdır.

Sonucun tayininde tesiri olacak tüm unsurlar demokratik tepki verdiler. Emniyet ve istihbarat güçleri, siyasi otoritenin emirleri doğrultusunda harekete geçitler. Medya açıktan ve net bir şekilde demokrasi savunusu taptı. Yargı makamları, haber duyulur duyulmaz darbeciler hakkında soruşturma açtılar. Demokratik ve hukuki mekanizmaların hızlıca işletilmesiyle, hava tersine döndü ve meşru otorite inisiyatifi eline geçirdi.

Son olarak önceki darbelerde halk, evinde oturmuş, darbecilere karşı meydanlara çıkmamıştı. Ama bu kez farklı oldu. Halk, iradesine tecavüz edilmesine müsaade etmedi. Kerameti kendinden menkul birilerinin, kendi namına kurtarıcılığa soyunmasına prim vermedi. İktidarın davetine icabet etti ve muazzam bir demokratik direnç gösterdi. Milletin sahaya inmesiyle birlikte darbecilerin oyunu bozuldu.

15 Temmuz, halkın “kendisini kurtarıcılardan kurtarma” iradesidir. Darbeye karşı açığa çıkan bu demokratik bilinç, önümüzdeki dönmelerde asker/toplum ve toplum/asker ilişkilerini yeni bir çerçeveye oluşturacaktır.

Artık darbe yapmayı aklında geçirecek olanların dikkate alması gereken bir gerçeklik var. Uçaklara üzerlerinde alçak uçuş yaptırmak, halkı koşulsuz itaate sevk etmiyor. Toplum, “Peygamber ocağı” diye askerlerin her yaptığına itirazsız boyun eğmiyor. Görünen o ki, toplum ile asker arasındaki ilişkinin sağlığını belirleyecek olan, ordunun kendisine çizilen sınırlara riayet derecesidir.

Vak’ay-ı Hayriye

Sosyal medyada başarısız darbe girişimini, yeni bir “Vaka’a-yı Hayriye”ye benzetenler oldu. II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kapatması, Osmanlı’da hayırla anılır. Çünkü, İsmail Hami Danişmend’in “İstanbul’da asırlarca bir siyasi komite rolü oynamış, sarayla hükümeti ve esnafla halkı haraca kesmiş ve ulûfe almaktan başka askerlikle alakası kalmamış” diye tarif ettiği yeniçerilerin tarihten silinmesi, imparatorluk yönetimine askeri ve siyasi alanda reform yapabilmenin kapılarını açmıştır. 

Bastırılan darbe girişimine karşı da bu tür bir cevap üretilebilir. Eğer iktidarı ve muhalefetiyle siyaset, halkın demokrasiyi sahiplenme arzusuna hürmet eder ve darbe karşıtı dayanışmayı toplumsal sorunların çözümünde bir manivela olarak kullanabilecek basireti gösterebilirse, o zaman bu şerden bir hayır çıkar. 

Doç. Dr. Vahap Coşkun, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Dicle Üniversitesi'nde gördü, doktorasını ise Ankara Üniversitesi'nde tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayımlandı. İnsan hakları, demokrasi, Kürt Sorunu ve bunun hukuki yansımaları hakkında çalışmaları bulunuyor.

Twitter'dan takip edin: @vahap_coskun

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Vahap Coşkun

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Dicle Üniversitesi'nde gördü, doktorasını ise Ankara Üniversitesi'nde tamamladı. Doç.Dr.Coşkun'un çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda makalesi yayımlandı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;