Görüş

Kuşatılmış ve korku içinde bir Suudi Arabistan

Uzun yıllar boyunca güvendiği ABD ile ilişkileri bozulan Suudi Arabistan, bu süreçte Orta Doğu'da yaşanan son gelişmeler ve laiklik yanlıları, El Kaide, Müslüman Kardeşler ve Suriye'deki Baasçılar ile arasındaki düşmanlık yüzünden rejimin bekasından endişe ediyor.

1945 yılında Franklin D. Roosevelt ile Kral İbn Suud arasında gerçekleşen görüşme, ikili ilişkilerin önemli bir dönemeci oldu. [Hulton Archive/Getty Images]

Suudi rejimi, uzun yıllar boyunca Orta Doğu'da siyasi istikrarın payandası; tüm komşularının saygı ve ihtiyatla yaklaştığı bir ülke olarak kabul gördü. Fakat artık öyle değil ve bunun ilk farkına varanlar da rejim içinde önemli rol sahibi oyuncular. Bahsi geçen kesim, bugün dört bir yandan kuşatıldıklarını hissediyor ve Orta Doğu'daki karmaşanın, rejimin ayakta kalmasıyla ilgili neticelerinden son derece korkuyor. 

Bu, bizzat Suudi Arabistan'ın tarihinden ileri gelen bir dönüşüm. Arap Yarımadası'ndaki iki küçük krallık konumundaki Hicaz ve Necd'in birleşmesiyle 1932 yılında kurulan Suudi Arabistan, pek de eski bir yapı sayılmaz. Burası, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı idaresinden kopan ve sonrasında Büyük Britanya'nın para-kolonyal himayesine giren, yoksul ve izole bir bölgeydi. 

Suudi Krallığı, dini açıdan Vahhabilik (ya da Selefilik) adı verilen ve Sünni İslam inancının bir yorumu olan öğreti temellerinde örgütlendi. Vahhabilik, yalnızca İslam dışındaki diğer dinlere değil, İslam'ın diğer yorumlarına karşı da bir hayli hoşgörüsüz yaklaşan, çok katı kuralcı bir öğretiydi.

Suudi Arabistan'ın jeopolitik rolü, topraklarında petrol bulunmasıyla değişti. Ülkedeki petrol arama haklarını – İngiliz değil – daha sonra Aramco adını alacak olan Amerikalı bir firma kazandı. Aramco, petrol sahalarında arama yapabilmek için ABD hükümetinden yardım aldı.

ABD'nin dış politika rotasında hakim olan "Avrupa/Atlantik" yönelimini "Asya/Pasifik" bölgesine çevireceğini açıklamasından Riyad, Washington'ın Orta Doğu siyasetine aktif şekilde katılmaktan vazgeçtiği' anlamını çıkardı.

by Immanuel Wallerstein

Aramco'nun menfaatleri ve dönemin Amerikan Başkanı Franklin Roosevelt'in ABD'nin jeopolitik geleceğine dair vizyonunun birleşmesinin bir sonucu da, Roosevelt ile Suudi Arabistan'ın yöneticisi İbn Suud'un 14 Şubat 1945 tarihindeki buluşmasıydı. O zamanlar dikkatlerden kaçan ama bugün son derece meşhur olan bu buluşmanın adresi, Kızıldeniz'deki bir Amerikan savaş gemisiydi.

Roosevelt'in ağır hasta olması (ki iki ay sonra hayatını kaybetti) ve İbn Suud'un Batı kültürü ve teknolojisine dair önceden hiçbir tecrübesinin bulunmamasına rağmen, iki lider de karşılıklı saygı çerçevesinde samimi şekilde temas kurmayı başardı. Oysa dönemin Büyük Britanya Başbakanı Winston Churchill'in, Roosevelt-İbn Suud buluşmasının hemen ardından bir görüşme ayarlayarak Suudi Arabistan-ABD yakınlaşmasını bozma girişimi tam anlamıyla ters tepti. Çünkü İbn Suud, Churchill'i "küstah" bulmuştu.

Roosevelt ile İbn Suud arasındaki beş saatlik görüşmenin büyük bölümü – her iki liderin de birbirinden epey farklı düşündüğü – Siyonizm ve Filistin meselesine ayrılırken, elde edilen uzun vadeli gerçek netice başka bir konu hakkındaydı. Varılan de facto (fiili) anlaşma uyarınca Suudi Arabistan, dünya petrol üretim politikalarını ABD lehine koordine ve kontrol etmeyi kabul ederken, buna karşılık Birleşik Devletler de Suudi Arabistan'a askeri güvenlik konusunda uzun süreli askeri güvenlik güvenceleri sunuyordu.

Arap Baharı ve ABD-Suudi Arabistan ilişkilerindeki kırılma

Suudi Arabistan, ABD'nin fiilen para-kolonyal bağımlısı haline gelmiş olsa da bu düzen, kalabalık kraliyet ailesinin zenginleşmesi ve hatta (sadece teknolojiyi kullanma kabiliyeti açısından değil, Vahhabi İslam anlayışının getirdiği çoğu yasağı kendi yaşamlarında esnetmek suretiyle kültürel anlamda da) "modernleşmesine" imkan tanıdı. Bu, her iki tarafın da takdir edip desteklediği bir anlaşmaydı ve aslına bakılırsa, 2000'lerin ilk on yıllık döneminin ikinci yarısına kadar gayet iyi işledi. Anlaşmayı bozan iki önemli gelişme yaşandı: ABD'nin jeopolitik olarak çöküşe geçmesi ile Arap Baharı denilen süreç ve bu sürecin Suudilere göre Arap dünyasında olumsuz etkiler doğurması.

Suudi Arabistan'ın bakış açısından, ABD ile ilişkilerin bozulmasında birkaç sebep söz konusu. Öncelikle, ABD'nin dış politika rotasında uzun süredir hakim olan "Avrupa/Atlantik" yönelimini "Asya/Pasifik" bölgesine çevireceğini açıklamasından Riyad, 'Washington'ın Orta Doğu siyasetine aktif şekilde katılmaktan artık vazgeçtiği' anlamını çıkardı.

ABD'nin hem Suriye hem de İran hükümetleri ile müzakereler başlatmadaki istekliliği de, Suudiler için bu yönelim değişikliğinin diğer kanıtıydı. Amerikan birliklerinin Afganistan'dan çekileceğinin duyurulması ve Orta Doğu'da yeni bir "savaş" içine girme konusundaki bariz isteksizlik de Suudileri benzer şekilde hayal kırıklığına uğrattı. Artık ihtiyaç duysalar bile ABD'nin askeri korumasına güvenemeyeceklerini hissettiler. Bu yüzden de kozlarını ABD'den bağımsız olarak ve esasen Amerika'nın tercihlerine ters şekilde oynama yoluna gittiler. 

Öte yandan, Suudilerin diğer İslamcı gruplarla ilişkileri de giderek zora girdi. El Kaide ile bağlantılı tüm gruplara karşı aşırı ihtiyatlı bir tutum içindeydiler. Aslında haksız da sayılmazlardı, zira El Kaide, mevcut Suudi rejimini yıkmak istediğini uzun zamandır açık bir şekilde dile getirmekteydi. Bu bağlamda en çok endişe duydukları meselelerden biri de, cihada katılmak için Suriye'ye giden Suudi vatandaşlardı. Geçmiş tecrübeler ışığında, bu kişilerin Suudi Arabistan'a döndüklerinde rejimi içerden çökertmeye hazır olacaklarından korkuyorlardı.

Nitekim, Kral Abdullah Bin Abdülaziz Suud'un bizatihi kendisi 3 Şubat 2014 günü bir ferman yayınlayarak – ki bu son derece nadir görülen bir durumdu – tüm Suudi vatandaşların geri dönmesini emretti. Buradaki amaç, söz konusu vatandaşların ne şekilde döneceklerini kontrol etmek ve daha ön cephede gözlerini korkutmak suretiyle içerde herhangi bir biçimde örgütlenme kapasitelerini asgari düzeye indirmekti. Ancak cihatçıların bu emre uyacakları şüpheli görünüyor. Onlara göre bu ferman, Suudi rejimi tarafından terk edildiklerinin bir göstergesi. 

Potansiyel El Kaide yandaşlarının dışında, Suudi rejiminin uzun süredir sorun yaşadığı bir diğer grup da Müslüman Kardeşler. İhvan'ın İslam anlayışı da Selefi ve pek çok bakımdan Vahhabilik'e benzemekle birlikte, aralarında önemli iki fark bulunuyordu. Bunların ilki; Müslüman Kardeşler'in fikri üssünün Mısır,Vahhabiliğin merkezinin ise Suudi Arabistan olmasıydı. Dolayısıyla bu, Orta Doğu'nun hakim jeopolitik gücünün nereye denk düşeceğine dair kısmen de olsa daimi bir rekabet demekti.

İkinci fark ise Müslüman Kardeşler'in tarihi gereği monarşiye her zaman ön yargı ile bakarken, Vahhabiliğin Suudi kraliyeti ile yakın ilişki içinde bulunmasıydı. Suudi rejimi haliyle, Suudi monarşisinin devrilmesini umursamayacak bir hareketin yayılmasını memnuniyetle karşılamaz.

Suudi rejiminin bir zamanlar Suriye'deki Baas rejimiyle iyi ilişkileri olduysa da, bugün gelinen noktada Orta Doğu'daki yoğunlaşan Sünni-Şii kutuplaşması yüzünden böyle bir şey artık mümkün değil.

Suudilerin şu sıralar iyi geçindiği yegane rejim İsrail. Kuşatılmışlık ve korku hissiyatını paylaşan her iki ülke de aynı kısa vadeli siyasi taktikleri kullanıyor.

by Immanuel Wallerstein

Suudilerin laiklerden, El Kaide yandaşlarından, Müslüman Kardeşler'i destekleyenlerden ve Şii Baas rejiminden hiç hoşlanmaması, Suriye'de geriye destekleyecekleri bariz bir grup bırakmıyor. Fakat kimseyi desteklememek de liderlik imajı yansıtan bir seçenek değil. Bu nedenle Suudi rejimi yalnızca birkaç gruba silah gönderiyor ve daha da fazlasını yapıyormuş gibi davranıyor.

Peki Suudi Arabistan için büyük düşman gerçekten İran mı? Hem evet hem de hayır. Suudi rejimi, hasarı sınırlı tutabilmek adına, İranlılarla sonucu son derece belirsiz, gizli görüşmeler yapıyor. Bu temasların neticesi muğlak, çünkü Suudiler, İranlıların Suudi Arabistan'daki Şiileri ayaklanmaya teşvik etmek istediği kanaatindeler. Suudi Arabistan'daki Şiileri sayısı tam olarak bilinmemekle beraber (muhtemelen nüfusun yaklaşık yüzde 20'sine tekabül ediyorlar), çoğunluğu petrol üretiminin en yoğun olduğu güneydoğu bölgesinde toplanmış durumda.
 
Suudilerin şu sıralar iyi geçindiği yegane rejim İsrail. Kuşatılmışlık ve korku hissiyatını paylaşan her iki ülke de aynı kısa vadeli siyasi taktikleri kullanıyor.

İşin aslı, Suudi rejiminin dışarıdan görünmeyen önemli bir kusuru var. İçteki seçkin sınıf, ikinci nesil denilen ve İbn Suud'un (hayatta kalan az sayıda ve şu anda oldukça yaşlı olan) oğullarından torunlara doğru kayıyor. Onlar, monarşinin halen hatırı sayılır miktardaki kazancını ele geçirmek için, rakiplerinin alt edilmesine yardımcı olabilecek, kalabalık ve sınanmamış fertlerden oluşan bir grup.

Kısacası, Suudilerin kendilerini kuşatılmış hissedip korkmak için yeterince nedeni var.

Yale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi ve 30’dan fazla kitabın yazarıdır. Bunlar arasında 'Modern Dünya Sistemi' (The Modern World System) en önemli eseridir. Prof. Wallerstein’in onlarca yıllık çalışmaları, küresel kapitalizm eleştirileri ve ‘sistem karşıtı hareketleri’ desteklemesi, dünya çapında bir sosyal analiz uzmanı olarak tanınmasını sağlamıştır.

Twitter'dan takip edin: @iwallerstein

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Immanuel Wallerstein

Yale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi. Otuzdan fazla kitabın yazarıdır. Bunlar arasında 'Modern Dünya Sistemi' (The Modern World System) uluslararası ekonomi-politik teorileri arasında bir ekol oluşturmuştur. Prof. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;