Görüş

Obama’dan Trump’a: Çıkarılacak dersler ve karşılaşılacak zorluklar

Ahmet Davutoğlu Al Jazeera Arapça kanalının internet sitesinde yayımlanan makalesinde, Obama dönemi ABD politikasının hatalarını ve sonuçlarını değerlendirdi, Trump yönetiminin dikkat etmesi gereken faktörlere değindi.

Barack Obama kadar dünyanın hem batısında ve doğusunda hem kuzeyinde ve güneyinde heyecan ve umut uyandıran çok az Batılı politikacı oldu. Fakat aynı zamanda Obama kadar dünya çapında ümitsizlik ve hayal kırıklığı yaratan da çok az politikacı olmuştur. Bu sebeple, onun ardında bıraktığı miras kesinlikle tartışmalı olacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ta yürüttüğü iki yıkıcı savaşın ve kötü planlanmış olan “teröre karşı mücadele” stratejisinin ardından Obama’nın seçilmesi, ABD’nin dış politikasının yeniden gözden geçirilmesi ve dünyadaki konumunun yeniden düşünülmesi için bir umudu temsil ediyordu. Bu, bilhassa, ABD’nin Orta Doğu ile ve genel olarak İslam dünyası ile olan ilişkilerini düzeltmesi açısından önemliydi.

Aynı şekilde, Obama’nın Türkiye ve Mısır’da yaptığı coşkulu ve dokunaklı konuşmalar iki taraf arasında yeni bir dönemin habercisi olarak görüldü. Obama’nın demokrasi, insan hakları, çoğulculuk, iyi yönetim ve ekonomik kalkınmaya yaptığı vurgu, ABD’nin daha önceleri bölgedeki otoriter rejimlere bu değerlerin hiçbirini dikkate almaksızın destek verme eğiliminde olduğu göz önüne alındığında, kaydadeğer ve ilham vericiydi. Ne olursa olsun Obama’nın ortaya çıkışı; demokrasi, insan hakları ve ekonomik gelişme ortak değerlerinin paylaşılması, otoritenin istikrar getireceği tezinin reddedilişinin nihayet gerçekleşeceği umudu ve böylece bölgesel ilişkilerin desteklenmesi için iyi bir başlangıçtı.

Obama’nın dış ve özellikle de bölgesel politikalarının gözlemlenmesi ve analiz edilmesi, benim için sadece analitik ve politik bir merakın ötesinde oldukça kişisel de bir meseledir. Zira Obama’nın başkanlık koltuğuna oturuşundan kısa bir süre sonra, net ifade etmek gerekirse 1 Mayıs 2009’da, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı oldum. Bilhassa üç faktör, Obama’nın başkanlığına dair büyük umutlara ve yürüteceği dış politika hususunda iyimser beklentilere sahip olmama yol açtı.

“Umut etme cesareti

İlk olarak; siyah bir başkan seçilme mefhumunun bizzat kendisi, ABD ve genel olarak dünya için iyi bir haberdi ki böyle bir düşünceyi, Obama’nın başkan olma beklentisi ortaya çıkmadan çok önce, 2002 yılının Nisan ayında Princeton Üniversitesindeki bir konferansta yaptığım konuşmada dile getirmiştim. İnanıyordum ki böyle bir tercih, ABD politikasının ve Amerikan kimliğinin kapsayıcı doğasını yansıtacaktı. Bu değerlerin Amerikan dış politikası yoluyla ABD politikası nezdinde yükselişe geçmesi, benimsenmesi ve öne çıkarılması, dünyanın her yerinde kapsayıcılığa ve farklılığa verilecek desteğin en güçlü kaynaklarından biri olacaktı. İç ve dış politika arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar silik hâle gelirken, tabiatının gerektirdiği şekilde, Amerikan iç politikasında böyle bir gelişmenin yaşanması dünya çapında da pozitif bir değişimi teşvik edecekti.

Obama’nın insan hakları ve demokrasiye yaptığı vurgunun, retoriğin ötesine geçip ABD dış politikasının, bilhassa da Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesine (MENA) yönelik politikaların bir parçası olacağını bekliyorduk. Bu o zaman da salt normatif ya da idealist bir beklenti değildi ve hâlâ da değil.

İkincisi, Bush yönetiminin saldırgan tek taraflılığını ve müdahaleciliğinin yerini yeni bir çok taraflılık yaklaşımının alacağı beklentisine sahiptik. Ne yazık ki geçen zaman tecrübesi şunu gösterdi: Obama’nın bu dış politika projeksiyonu pasif bir diplomasi ve sonuçsuz/yaptırımsız angajman siyasetine evrildi.

Üçüncü olarak, yukarıda belirtildiği gibi, Obama’nın insan hakları ve demokrasiye yaptığı vurgunun, retoriğin ötesine geçip ABD dış politikasının, bilhassa da Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesine (MENA) yönelik politikaların bir parçası olacağını bekliyorduk. Bu o zaman da salt normatif ya da idealist bir beklenti değildi ve hâlâ da değil: Böyle bir bölgesel politikanın, ABD’nin bölgedeki çıkarları için de daha olumlu sonuçlar taşıdığına inanıyorum. Esasında, böyle bir politika, hâlihazırda meşruiyetleri, dolayısıyla hayatta kalmaları risk altında olan güvenlik, dış politika ve ekonomik elitler üçgeniyle sınırlanmış Amerikan politikasının bölgedeki partnerlerini çeşitliliğini ve etkinliğini toplumsal ve siyasi açıdan çoğaltırdı.

Suriye: Karşılanmamış beklentiler

Bu cihetle, 2008 yılında Obama’nın Amerikan halkı tarafından seçilmesi zamanın ruhuna uygundu ve onun dış politikasının da zamanın ruhuyla bağdaşan değerleri ve talepleri yansıtacağına inanıyordum. Bu beklentiler gerçekleşmedi. Obama’nın dış politikasını başarı ve “umut etme cesareti”nden ziyade başarısızlık, hayal kırıklığı ve ümitsizlik karakterize etti. ABD geleneksel müttefiklerini yabancılaştırırken hasımlarını cesaretlendirdi. Demokrasilerin savunulması ve çoğulculuğun, insanlık onurunun ve namusunun öne çıkarılması -en iyi ihtimalle- isteksizce yapıldı.

Dürüst olmak gerekirse, Obama doğru bir yolda başladı ancak kendi dönemi boyunca bu yolu hiç takip etmedi. Doğru beyanatları bolca açıktan telaffuz etti fakat bunları hiçbir zaman doğru eylemlerle eşleştirmedi. Sevecen bir vizyon tasarladı fakat bunu, netice verecek eylemlerle desteklemedi. Kısaca, retorik ve uygulama arasında apaçık bir boşluk olageldi.

Güzel konuşmak her ne kadar övgüye layık bir kişisel özellik olsa da politik vizyonun, cesaretin ve sorumluluk sahibi politikaların yerine geçmez. Ayrıca, Obama yönetimi ile iyi işleyen kişisel diyaloğumuzu maalesef hiçbir zaman ortak çıkarlara ve endişelere dair meselelerde politik açıdan gelişme kaydetme aşamasına getiremedik.

Daha açık ortaya koymak gerekirse, Türkiye, İsrail ve Suriye arasındaki anlaşmazlığın çözümü için 2007 ve 2008’in sonu arasında gerçekleşen dört dolaylı barış görüşmesine arabuluculuk yaptı. Benim başkanlığımdaki bir heyetle aracılık edilen görüşmeler, 2008’in sonuna kadar meselenin özüne ilişkin müzakereler şekilde pürüzsüzce gitti, hatta birçokları iki ülkenin barış anlaşması için çerçeve bir anlaşma imzalamasını bekliyordu. Fakat İsrail’in Gazze’yi 2008’in sonunda işgal etmesi, süreci rayından çıkardı. Bizler, İsrail’in, Suriye ile bir barış anlaşmasına ulaşılabilir olduğu tam da böylesi bir anda, üstelik İsrail’in Başbakanı Ehud Olmert’in işgalden sadece birkaç gün önce o dönemki Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ile yediği akşam yemeği sonrasında uzun bir sohbet gerçekleştirmişken, savaşa gitme niyetleri konusunda bizleri bilgilendirmeden bir kez daha savaşı seçmesiyle, doğal olarak, ihanete uğramış hissettik. Sürecin raydan çıkışı, Obama’nın başkanlık döneminin başlangıcına denk gelmişti. İsrail ve Suriye arasındaki bir barış anlaşması, bölgesel politik manzara üzerinde ciddi ölçüde dönüştürücü bir etkiye sahip olacaktı. Böylesi bir anlaşma muhtemelen önce Levant ülkeleri arasında ve daha sonra da geniş çaplı olarak bölgedeki ülkeler arasındaki ilişkilerde yeni bir başlangıca öncülük edecekti. Fakat tam da korktuğumuz gibi Obama yönetimi bu inisiyatifi tekrar canlandırmak için enerji ve gayret sarfetmemeyi tercih etti.

Hızla 2011’e gelelim: Obama yönetimi, Suriye konusundaki pozisyonuna dair doğru bir söylemi benimsedi. 2011 yılının Ağustos ayında, Türkiye aynısını yapmadan evvel Esad rejiminin gayrimeşru olduğunu ilân ettiler. Esasında, 9 Ağustos 2011’de Esad’ın bizzat kendisiyle altı saatlik bir konuşma yapmıştım. 14 maddelik bir barışçıl geçiş süreci hususunda mutabakata vardık ve Esad’ın gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra bu çerçeve planı deklare etmesi için iki haftalık bir süresi olacaktı. Amerikalı meslektaşlarımızı da bu anlaşma hususunda bilgilendirdik. Fakat ABD yönetimi, Esad rejimini gayrimeşru ilân etmek için acele ediyordu ve bizlerin Esad ile çerçeve anlaşmaya varmamızdan sadece bir hafta sonra bunu yaptılar. Aynı dönemde Esad rejiminin de çerçeve anlaşmanın maddelerini defalarca ihlâl ettiğini söylemeye ise gerek dahi yok. Zaten bunun akabinde rejimle olan tüm kontağımızı kestik.

Aynı şekilde, Obama yönetimi doğru bir biçimde Esad rejiminin zulmünü şiddetle kınadı, rejimin değişmesi için çağrı yaptı ve kimyasal silah kullanımının askeri bir karşılığı tetikleyecek ve Esad rejimine sert tepkilerin yolunu açacak kırmızı bir çizgi olduğunu ifade etti. Kamu önünde ilân edilen tüm bu pozisyonlar ve kırmızı çizgiler, Esad rejimi tarafından hemen hemen hiçbir yaptırıma tabi kalmayacak şekilde ihlal edildi, özellikle de 2013’ün Ağustos ayında kimyasal silahların kullanılmasıyla…

Türkiye, ülkeye akın eden milyonlarca mülteciden Suriye’de palazlanmış IŞİD ve PKK terörüne kadar çok sayıda zorlukla ve tehditle karşı karşıya kaldı. Bu gayrimeşru rejim Türkiye açısından bu sorunların ve tehditlerin kaynağıydı fakat Obama yönetimi durumu bu şekilde kabul etmek ve eyleme geçmek konusunda isteksizdi. Obama yönetimi 'müttefiki' Türkiye’nin düşmanlarını sahada desteklerken Esad zulmünün devam etmesine müsaade ediyordu.

İkili ilişkilere dair de bir not düşelim: Obama yönetimi her ne kadar daha başlarda Esad rejimini gayrimeşru olarak nitelese ve Esad’ı büyük suçlar (insanlığa karşı suçları da içeren şekilde) işlemekle suçlasa da yine aynı Obama yönetimi, Türkiye’nin savaştan harap olmuş ve gayrimeşru bir rejim tarafından yönetilen bir ülkenin komşusu olarak karşı karşıya kaldığı zorlukları, sorunları ve tehditleri anlamak konusunda büyük bir anlayışsızlık sergiledi. Türkiye, ülkeye akın eden milyonlarca mülteciden Suriye’de palazlanmış IŞİD ve PKK terörüne kadar çok sayıda zorlukla ve tehditle karşı karşıya kaldı. Bir başka deyişle, bu gayrimeşru rejim Türkiye açısından bu sorunların ve tehditlerin kaynağıydı fakat Obama yönetimi durumu bu şekilde kabul etmek ve buna göre eyleme geçmek konusunda isteksizdi. Günün sonunda, tam aksine, Obama yönetimi “müttefiki” Türkiye’nin düşmanlarını sahada desteklerken Esad zulmünün devam etmesine müsaade ediyordu.

Kritik yıl 2013: Bölgesel ve küresel karışıklıklar

Dahası, Obama’nın Kahire’deki beyanları takdire şayan, ileri görüşlü ve yüreklendirici iken, Arap dünyasındaki nüfusu en kalabalık ülkenin ilk seçilmiş cumhurbaşkanına yapılan askeri darbeye karşı duruşu üzücüydü ve hayal kırıklığına yol açtı. Suriye’deki ayaklanmanın silahlı bir isyana dönüşmesi, Mısır’daki darbe ve IŞİD’in yükselişi, Arap dünyasındaki demokrasi ve insanlık onuru talep eden hareketlerin öne çıktığı bir dönemi farklı yöne götürdü. Bu açıdan, 2013 kritik bir yıldı. Obama’nın, Suriye’deki kırmızı çizgilerinin aşılmasına verdiği kaçamak yanıtlar ve Mısır’daki darbe; iktidarı bırakmak istemeyen diktatörleri zulümlerini sürdürmeye teşvik etti, aşırılık yanlılarının anlatılarını besledi ve demokrasi ile insanlık onuru davasının altını oydu. IŞİD’in 2014’ten başlayarak kaydettiği hızlı yayılmayı anlamak için 2013’te neler olduğunu daha iyi idrak etmek gerekiyor.

Fakat hikâye burada da bitmiyor: ABD’nin 2013’teki başarısızlığı aynı zamanda hasımlarına ve rakiplerine, ABD’nin eyleme geçmeyeceğine güvenebilecekleri mesajını yolladı. Göründüğü kadarıyla da Rusya bu mesajı yürekten kabul etti. Eğer Obama yönetimi söylemleri ile eylemlerini tutarlı kılabilseydi muhtemelen Rusya, 2014’te Kırım’da ve Ukrayna’da ve daha sonra 2015’ten itibaren Suriye’de bu denli cüretkâr ve ezber bozucu davranamayacaktı.

Bir başka deyişle, Rusya’nın Ukrayna’dan Suriye’ye, Kırım’dan Libya’ya kadar tüm bu aktif tutumu, ABD’nin uluslararası hukukun kurallarına ve ilkelerine olan bağlılık taahhüdü ve kendiliğinden yahut bir tasarım dahilinde ilan ettiği hedefleri üzerine kurulmuş olan caydırıcılığından uzaklaşmasının doğrudan bir sonucudur. Geleceğin tarihçileri belki de 2013’ü, ileriki on yılları şekillendiren, bölge çapındaki değişimi tersine çeviren ve küresel güç ilişkilerindeki dinamikleri tekrar tanımlayan yıl olarak anacaklardır.

Hatalı kavramsallaştırmalar ve yanlış reçeteler

Daha da trajik bir şekilde, Obama’nın etkisiz stratejileri, belli bir süre sonra Obama’nın meseleleri okumasını, anlamasını, anlamlandırmasını ve kavramsallaştırmasını dönüştürdü. Obama kolay bir biçimde sebeplerle sonuçları birbirine karıştırma tuzağına düştü. Suriye krizi aşama aşama terörle savaşa -bu sefer IŞİD formunda- ve insani yardıma indirgendi.

Öte yandan, İran konusu da sadece nükleer dosyaya indirgeniyordu. Böyle bir okuma ise İran ile komşuları arasındaki gerilimin asıl kaynağını es geçiyordu: İran’ın bölgesel politikası. ABD bu nükleer dosyada bile bizim, Brezilya’nın partnerliğinde 2010 yılının Mayıs ayında İran ile ulaşmış olduğumuz anlaşmadan daha kötü bir anlaşma tesis etmek durumunda kaldı. Meslektaşım Brezilya Dışişleri Bakanı Celso Amorim ile beraber İran delegasyonuyla yaptığımız zorlu müzakereler ara vermeksizin tam 17 saat sürmüştü. ABD’yi de anlaşmazlığın üstesinden gelme yönündeki çabalarımız ve niyetimiz konusunda bilgilendirmiştik. Uzun ve külfetli müzakerelerin neticesinde, 16 Mayıs 2010’da uzlaşmaya vardık. Washington’dan da olumlu bir dönüş bekliyorduk ancak Obama yönetimi sırf P5+1 tarafından ulaşılan bir anlaşma olmadığı için bizim anlaşmamızı şiddetle reddetti. O dönemde İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi görece azdı. Beş yıl sonra P5+1, İran’ın çok daha yüksek bir zenginleştirme kapasitesine ulaştığı bir dönemde anlaşma yapmak durumunda kaldı. Son olarak eklemek gerekir ki Irak meselesinde de Obama yönetimi için “Irak’tan bir şeklide çıkmak”, “Irak meselesini daha makul bir çözüme kavuşturma yaklaşımına” galebe çaldı.

Bush’un acemice ve dar görüşlü müdahaleci politikasıyla -sırf Orta Doğu’da değil ama bilhassa bu bölgede- ilintili rahatsızlıkların çoğu, Obama’nın Orta Doğu’dan çekilmeye dair yanlış konumlandırılmış politikasına da yansıdı. Göründüğü kadarıyla, Orta Doğu’dan “çekilme” fikri ve zihniyeti, Obama yönetimine bölgeye yönelik mantıksız, etkisiz ve sorumsuz politikalar yürütme alanını açtı. Bu geri çekilme zihniyeti sadece Orta Doğu ile de sınırlı değildi: Göründüğü kadarıyla, ABD dünya çapındaki sorumluluklarından da geri çekiliyordu. Mesela, bu “geri çekilmenin” yansımalarından biri, Obama yönetiminin problemlerin asıl kökünde yatan nedenlerin ve gerçek sorunların üstesinden gelmek yerine görece daha rahat meselelere zamanını ve enerjisini harcamayı tercih etmesiydi. Daha somut olarak ortaya koymak gerekirse, Obama yönetimi, Avrupa ile olan ilişkilerini büyük ölçüde Transatlantik Ticaret ve Yatırım İşbirliği’ne indirgedi. Aynı dönemde Avrupa’nın entegrasyonu projesi ise 2. Dünya Savaşı’nın sonrasından bu yana gördüğü en zorlu krizle karşı karşıyaydı. Böyle bir durumun karşılığında Amerika’nın müttefikleri, hiçbiri diğerinden daha iyi olmayan seçimler arasında tercihler yapmaya zorlandılar.

Nobel Ödülü etkisi

Obama’nın başkanlık döneminin henüz başlarında Nobel Ödülü’nü kazanması muhtemelen daha sonraları yürüteceği dış politikasına zarar verdi. Bu ödül, Obama’yı, diplomatik pasifliğe ve zorlu tercihler yapmayı ve sert güç kullanmayı gerektiren dış politika kararları almamaya teşvik etti. Bu durum, onun dış politikasına köstek oldu. Yaşadığımız tecrübe gösteriyor ki Obama, Nobel Ödülü’nü erkenden verilmiş bir ödül olarak değil, gerçek bir başarı sonucu kazanmalıydı. Nobel Ödülü, Obama için çok erken ve çok kolay geldi.

Tarih, Obama’nın dış politikası hakkında kendi hükmünü verecektir. En iyi ihtimalle bile bu hüküm onun aleyhinde olacaktır. Obama, dönüştürücü bir dış politika figürü olmak ve kendi retoriği yerine statükonun mahkûmu olmayı tercih etti. Başkan Trump’ın önünde ise -her ne kadar ilk sinyaller pek ümit verici olmasa da- ABD’nin bölgeye ve genel olarak dünyaya yönelik dış politikasını düzeltmek için yeni bir fırsat sunan dört yılı var.

Trump yönetimi için dersler

İyi politikalar, dünyada ve bilhassa Orta Doğu bölgesinde neler olduğuna dair sofistike bir analizi gerektirir. Bölge tarihindeki en dönüştürücü dönemlerden birinden geçtiği için Donald Trump yönetiminin idareye geçtiği ilk günden itibaren daha sofistike bir bölge politikası üzerine çalışmaya başlaması mühim. Bu bakımdan, yeni yönetimin yeni bir dış ve bölgesel politika formüle ederken dikkate alması gereken üç faktör bilhassa önemli.

Yeni ABD yönetimi, Müslüman çoğunluğa sahip yedi ülkenin vatandaşlarının ülkeye girişinin yasaklanmasından ABD-Meksika sınırına duvar örmeye kadar yaptığı hamlelerle zarar veren bir tek taraflılığı tercih etti. Bu hamlelerin, ABD’nin yeni yönetiminin Pentagon’a, IŞİD’e Irak ve Suriye’de ölümcül darbeyi vuracak bir plan hazırlaması talimatını verdiği bir zamanda gerçekleşmesi oldukça paradoksal, zira bu durum Müslümanların yasaklanmasını kurumsallaştırıyor. IŞİD’e bu kadar yanlış bir yasak kararından daha iyi bir hediye verilemezdi.

İlk olarak, Arap dünyası çapında gerçekleşen isyanların altında yatan sebepler hâlâ olduğu gibi duruyor. Hiç yoktan, bu sebepler daha da derinleşti ve daha fazla göze çarpar hâle geldi.

İki hafta önce, Washington D.C.’de barışçıl bir iktidar devir-teslimi gerçekleşti. Sokaklarda tanklar yoktu. Görünürde olan tek askeri personel, sadece törensel amaçlar için oradaydı. Bu bölgenin insanları da aynısını hak ediyor ve onlar bu imkana ulaşana kadar bu bölgedeki toz bulutu dinmeyecek.

Yukarıda çizilen resim, Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihinde teşebbüs edilen eylemle de keskin bir tezat oluşturuyor. Gülenci terör örgütünce (FETÖ) hazırlanan 15 Temmuz başarısız darbe girişimi, iktidarın demokratik yollarla seçilmiş sivil hükümetten gizli kapaklı işler yürüten bir terör örgütüne geçişini hedefliyordu. Maalesef Obama yönetimi bu vahşi darbe girişimine karşın Türkiye ile yeterli seviyede bir dayanışma sergilemedi. Yeni ABD yönetiminden beklediğimiz şey, Pennsylvania’da mukim olan cunta lideri Fethullah Gülen’in eylemlerinin hesabını verebilmesi için Türkiye’ye teslim edilmesi yönünde dayanışma sergilemesidir.

İkinci olarak, bölgenin dört bir yanındaki insanlar ve bilhassa gençler arasında, gelecekteki politik gidişatı şekillendirecek yeni ve şu ana kadar olan bitenlerin neticesi olan bir politik psikoloji yayılıyor. İçinden geçilen tüm travmaya rağmen, bu yeni politik psikoloji, belirmekte olan otoriteryanizmin ya da tavrın “yeni” ve daha şiddetli formunu kendi yazgısı olarak kabul etmeyi reddediyor.

Üçüncü olarak, bugünün dünyasının birbirine bağlı doğası, Orta Doğu’da var olan bir krizin artık sadece bölgesel bir kriz olmakla kalmayıp uzun vadeli sonuçlarıyla küresel bir kriz olduğu anlamına geliyor.

Batı, bölgede otoriteryenliğe geri dönüşe rıza gösterdikçe, bu durum kendi ulusal bağlamlarında da demokrasinin daha fazla erozyona uğraması riskini ortaya çıkarıyor. Avrupa, kendisi ve Orta Doğu bölgesi arasında Akdeniz gibi geçişken bir sınıra sahip olduğunun farkındaymış gibi gözükmüyor.

Son yıllardaki büyük ve trajik göçlerin gösterdiği gibi, Avrupa sınır güvenliğine ve dikenli tellere ne kadar yatırım yaparsa yapsın bu geçişken sınır aşılabiliyor. Akdeniz’in bu tarafındaki insanlık trajedisi, Avrupa’da politik popülizmin yükselişi ve demokratik standartların düşüşü biçiminde bir politik felaketi ortaya çıkarıyor. 18 Mart 2016’da varılan ve bu sayede mültecilerin Ege Denizi’nde ölmesini engelleyen AB-Türkiye Mülteci Anlaşması’nı meydana getiren 2015-16’daki süreci yürüttüğümüz Alman Şansölyesi Angela Merkel, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker gibi politik liderleri bir kenara koyarsak, Avrupa’nın siyasi liderleri Akdeniz havzasındaki halkların politik yazgısının birbirine bağlı doğasını hafife alıyor ve buna yeterli dikkati göstermiyor. Böylece, Avrupa’nın Akdeniz ve Atlantik Okyanusu arasındaki bir yarımada olduğunu unutma eğilimi içerisinde oluyorlar.

Aynı şekilde, Atlantik topluluğunun bir parçası olan Avrupa’nın yazgısı da, kaçınılmaz bir şekilde, Atlantik ittifakında kıyının öte yakasındaki parçası olan Kuzey Amerika’nın (bilhassa ABD’nin) akıbetini şekillendirecektir. Bu yüzden, Orta Doğu’daki krizlere gerçek ve kalıcı çözümler bulmak, ABD’nin ve Avrupa’nın politik elitlerinin ya da demokratik topluluklarının öncelikli çıkarları arasındadır.

Trajik bir başlangıç tehlikesi ve ölümcül hatalar

Bu noktada aşırı dikkatli olmak gerekiyor.

Obama ile olan karşılıklı beklentilerimiz karşılanamamış hâldeyken Başkan Trump’ın seçim öncesinde ve o zamandan bu yana ortaya koyduğu performans ve kararlar endişe verici unsurlar taşıyorlar ve bizim beklentilerimizle tam bir zıtlık içerisindeler.

İlk olarak, kapsayıcılık yerine dışlayıcılık seçimden beri bu yeni yönetimin kritik kararlarını tanımlayan özellik hâline geldi. Trump’ın göçmenler ve farklı kimliklerden insanlar (fakat spesifik olarak Meksikalı göçmenler, İslam ve Müslümanlar) hakkındaki seçim kampanyası söylemi en iyi ifadeyle bir zehirli veya sorunlu olarak tanımlanabilir. ABD’nin kendi vatandaşlarına, mukimlerine ve ABD topraklarında bulunanlara yönelik böyle dışlayıcı doğaya sahip bir iç politika, tehlikeli bir tercih ve başka yerlerde takipte olan aşırı sağ partiler için emsal teşkil ediyor. Ayrıca ABD’nin imajını küresel ölçekte zedelediği gibi ABD’nin toplam gücünün ve dünyadaki konumunun kaydadeğer bir miktarını oluşturan yumuşak gücünü de yok ediyor.

İkinci olarak, çok taraflılık yerine faydasız bir tek taraflılık bir kez daha gündemimiz oldu. Yeni yönetim, Müslüman çoğunluğa sahip yedi ülkenin vatandaşlarının ülkeye girişinin yasaklanmasından ABD-Meksika sınırına duvar örmeye kadar yaptığı hamlelerle zarar veren bir tek taraflılığı tercih etti. Bu hamlelerin, ABD’nin yeni yönetiminin Pentagon’a, IŞİD’e Irak ve Suriye’de ölümcül darbeyi vuracak bir plan hazırlaması talimatını verdiği bir zamanda gerçekleşmesi oldukça paradoksal, zira bu durum Müslümanların yasaklanmasını kurumsallaştırıyor. IŞİD’e bu kadar yanlış bir yasak kararından daha iyi bir hediye verilemezdi.

Başkan Trump’ın Müslümanlara konulan yasağı imzaladığı günün Holokost’u Anma Günü’ne denk gelmesi de tarihin bir ironisi. Bir daha asla hiçbir kimseyi, dini, topluluğu kollektif bir şekilde şeytanlaştırmamak, bu anmanın öncülük ettiği ilke olmalıydı.

Eğer tersi bir politikaya dönülmezse, Trump’ın, Avrupa’nın entegrasyonu projesini küçümsemesi ve NATO’nun önemini azımsaması, transatlantik topluluğu arasındaki bağları sarsacaktır ki bu da yine ABD’nin ulusal çıkarlarının aleyhinde olacaktır.

Benzer şekilde, 11 Eylül’ün arkasındaki düşünce de farklı insanlar, dinler, topluluklar ve medeniyetler arasındaki fay hatlarını harekete geçirmekti. 11 Eylül, ilk ve öncelikli olarak toplumların kapsayıcılığını, beraber yaşama fikrini, çokkültürlülük fenomenini hedef almıştı. Üzerinde ısrar edilmesi durumunda Müslümanlara dönük bu yasak, 11 Eylül faillerini daha önce hayal etmedikleri kadar iyi bir hediyeyle ödüllendirecektir. Bu yasak, İslamofobi’nin bir süper gücün hükümet politikası olarak kurumsallaşması anlamına gelecektir. Bu da dünya çapında kutuplaşmayı arttıracak ve toplumların, dinlerin ve medeniyetlerin arasındaki sosyo-politik fay hatlarını harekete geçirecektir. Korku asla politik kazanımlar için bir araç olarak kullanılmamalıdır.

Kapsayıcılık, insanlık onuruna saygı ve insan hakları ile özgürlüklerine bağlı kalmak, 11 Eylül faillerinin ve DEAŞ alçaklarının çarpık ideolojilerine karşı durmak için en kuvvetli vasıtalar olacaktır. Bu ilkeleri ve değerleri ihmal etmekse, aksine, bu faillerin güç kaybeden ve ölmekte olan bu ideolojilerine hayat öpücüğü vermek ile farksız olacaktır.

İslam’ın ve Müslümanların güvenlik problemi hâline getirilmesi, sadece ABD ve onun Müslüman nüfusu arasında değil, ayrıca ABD ve daha geniş anlamda İslam dünyası arasındaki çatlakları da derinleştirecektir.

Üçüncü olarak, ABD’nin Orta Doğu bölgesine yönelik politikasının öncülü, bölgeye dair sofistike bir anlayış olmalı. Bu bakımdan, Trump’ın ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımaya dair açık beyanı eğer uygulamaya geçirilirse trajik bir başlangıç ve ölümcül bir hata olacaktır. Bu hamle, ABD’nin çıkarlarına aykırı olacak, gerilim yaratacak, neredeyse kesin bir şekilde Filistin ve İsrail arasında kanlı çatışmalara yol açacak ve iki devletli çözüme dair herhangi bir şansı dinamitleyecektir. Daha fazla şiddet ve akan kan döngüsünün fitilini ateşleyecek ve bölgede yayılacak her türden aşırıcılık için verimli bir zemin temin edecektir. Kudüs sadece Kudüs değildir. Kudüs sadece İsrail ve Filistin hatta tamamıyla Araplar arasındaki bir anlaşmazlığın ötesinde çok daha büyük bir potansiyel çatışma kaynağıdır.

Bu üç faktörün bir arada yaratacağı etki, bölgede ve dünyada ABD’nin rolü ve varlığı için daha aşındırıcı olacaktır. Bunun karşılığında da diğer güçlere -Rusya veya Çin olabilir- ABD ve onun geleneksel Orta Doğu müttefikleri arasındaki yıpranmış bağlardan doğan boşluktan faydalanmaları için daha fazla fırsat verecek ve bölgede, bunun uzantısı olarak da dünyada ABD’yi marjinalleştirecektir.

Dördüncüsü, eğer tersi bir politikaya dönülmezse, Trump’ın, Avrupa’nın entegrasyonu projesini küçümsemesi ve NATO’nun önemini azımsaması, transatlantik topluluğu arasındaki bağları sarsacaktır ki bu da yine ABD’nin ulusal çıkarlarının aleyhinde olacaktır. Spesifik olarak Trump’ın Brexit’e yaptığı övgü ve bu kararın itibarını başka bağlamlarda desteklemesi ve ayrıca kıta çapında popülist hareketlerle yakınlık kurması; politik, ekonomik veya sosyal, her türden güvenlik sorununa davetiye çıkarmaktadır. Avrupa’nın entegrasyon projesinin tersine dönmesi ve çözülmesi, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana yapılmış en vahim hatayı teşkil eder ve bunun neticeleri derin ve uzun vadeli olur. Böyle bir süreç, Avrupa’da güç dengesine dair uzun süredir toprağın altında gömülü olan sorunların da tekrar yükselişe geçmesine yol açabilir. Bu da sadece Avrupa için kötü bir haber olmayıp ABD’nin küresel konumunu da doğrudan ve hızlı bir şekilde sarsar. Bu yüzden, Trump yönetimi Orta Doğu, Asya yahut Avrupa fark etmeksizin geleneksel müttefiklerinin güvenini tekrar kazanmak için çabalamalı ve mevcut bağlarını kuvvetlendirmelidir.

Obama’nın sönük dış politika mirası, yeni ABD yönetimini demokrasi ve insan hakları yönelimli, halk canlısı yeni bir dış politika kurgulaması için motive etmeli. Mevcut müttefikleri ile bağları geliştirmeli ve yeni müttefikler kazanmayı gözetmeliler. Bunlar, daha büyük bir yıkımdan kaçınılması ve dünya çapındaki otoriteryanizme kayışın durdurulması için tüm dünyanın yükü omuzlaması amacıyla yapılmalı.

Bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu şey çok açık: Daha kapsayıcı, daha çok taraflı ve daha insancıl bir uluslararası düzen.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Türkiye Cumhuriyeti eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ve AK Parti Milletvekili.

Twitter'dan takip edin: @ahmet_davutoglu

İlk nüshası Al Jazeera Arapça, Huffington Post ve Middle East Eye tarafından yayımlanan bu makale, Arapça aslından tercüme edilmiştir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ahmet Davutoğlu

Türkiye Cumhuriyeti eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ve AK Parti Milletvekili. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;