Görüş

Seçimlerin gölgesinde Türkiye-Hollanda krizi

Bu düşmanca politikaların son dönemde yoğunlaşmasının temel nedeni, bu yıl içerisinde Avrupa’nın değişik ülkelerinde yapılacak seçimlerde yaşanan tartışmalar ve Türkiye’de 16 Nisan’da gerçekleştirilecek olan anayasa referandumuna müdahale etme çabalarıdır.

Konular: Avrupa, Türkiye, Hollanda, AKP
[Fotoğraf: Getty Images]

Diplomasi ustası olarak bilinen Avrupa ülkeleri, Türkiye’de 16 Nisan’da gerçekleştirilecek olan anayasa referandumu çerçevesinde Türk siyasetçilerin Avrupa’da yaşayan vatandaşlarıyla buluşmaları konusunda izledikleri politikayla tam bir başarısızlık örneği veriyorlar.

İktidar partisine mensup siyasetçilerin Almanya ve Hollanda’da yapmayı arzu ettikleri mitinglerin sudan gerekçelerle iptal edilmesi ve en son Rotterdam örneğinde olduğu gibi bu mitinglere yasak getirilmesi, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na Hollanda’ya uçuş izni verilmemesi ve nihayetinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’dan sınırdışı edilmesi hiçbir şekilde meşru gerekçelerle açıklanabilecek tutumlar değildir. Diplomatik geleneklere ve kurallara uymayan bu yasaklarla Türkiye’ye karşı açıkça düşmanca politikaya yönelen bu ülkelerin tavırları Türkiye’nin yalnızca Almanya ve Hollanda ile değil, aynı zamanda bütün Avrupa ile ilişkilerini çok olumsuz etkileyecektir.

Bu düşmanca politikaların son dönemde yoğunlaşmasının temel nedeni, bu yıl içerisinde Avrupa’nın değişik ülkelerinde yapılacak seçimlerde yaşanan tartışmalar ve Türkiye’de 16 Nisan’da gerçekleştirilecek olan anayasa referandumuna müdahale etme çabalarıdır.

Yabancı düşmanlığının kıskacındaki Avrupa özgürlükçü kimliğini kaybediyor

Yabancı düşmanı, İslam ve AB karşıtı partilerin Avrupa’daki yükselişine karşı bu ülkelerdeki yerleşik merkez siyasetçiler uzun zamandır çaresizlik içerisindeler. Bu yabancı düşmanı partilerin 2014 yılında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa, İngiltere, Belçika ve Danimarka’da en fazla oyu alarak birinci parti olmaları alarm zillerinin çalmasına sebep olmuştu. Daha sonra Avusturya’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ulaştıkları yüzde 49’luk oy oranı ile etkinliklerini iyice artıran aşırı sağcı partiler, ABD başkanlık seçimlerini popülist Donald Trump’ın kazanmasıyla yeni bir rüzgâr kazandılar. Bu durumda 2017 yılında Hollanda, Fransa ve Almanya’da yapılacak olan seçimler hem bu ülkelerin hem de Avrupa’nın geleceği açısından kritik hale geldi. Batıda esen mülteci karşıtı ve yabancı düşmanı rüzgârın etkisiyle bu ülkelerde radikal sağın seçimleri kazanması Avrupa Birliği rüyasının sonu anlamına geleceği gibi, Avrupa’yı hem kendi içerisinde hem de başka bölgelerle çatışma ve savaşlara sürükleyebilecek bir gelişme olarak yorumlandı.

AB’nin altı kurucu ülkesinden biri olan Hollanda’nın, yabancı ve İslam karşıtlığının yanında AB karşıtlığıyla bilinen Wilders’e bu şekilde taviz verip onun söylemleriyle siyasete yönelmesi birleşik Avrupa fikrinin de sonu anlamına geliyor. Bugün Wilders’e İslam ve mülteci karşıtlığı söylemi üzerinden taviz verenler yarın AB karşıtlığı üzerinden aynı tavizleri vermeye mecbur olacaklardır.

Ancak dünya, Avrupa Birliği’ni savunan merkez siyasetçilerin yabancı düşmanı ve AB karşıtı partilerin yükselişi karşısında çözüm üretememesine şahit oluyor. En sonunda buldukları çözüm ise halkı, kendi demokrasi, özgürlük ve entegrasyonu esas alan yaklaşımlarıyla ikna edemedikleri için yabancı düşmanı partilerin söylemlerine ortak olmak oldu.

Neredeyse Avrupa’daki bütün merkez partileri, hatta bazı ülkelerdeki liberal ve yeşiller hareketleri kısa sürede söylemlerini değiştirerek, halkın çoğunluğunun duymak istediği şeyleri konuşmaya başladılar. Mülteci karşıtlığı ve yabancı düşmanlığının verimli pazarından daha fazla oy kapmak için bu kesimleri hedef alan açıklamalar yapmaya başladılar. Uluslararası hukukun ve Avrupa’nın “demokratik geleneklerinin” mültecilere ve göçmenlere verdiği hakları birer birer ortadan kaldırmaya ve AB sınırlarına yüksek duvarlar ve dikenli teller örmeye başladılar.

Avrupalı merkez partilerin, onyıllardır övündükleri Avrupa değerlerini terk ederek yabancı ve AB karşıtı partilerin yükselişini önleme konusunda ne kadar başarılı olacaklarını zaman gösterecek, ancak bu tutumları onları iktidarda tutsa bile, yabancı karşıtı söylemlerde ırkçı partilerle yarışan liderler tarafından yönetilen Avrupa Birliği artık kimliğini kaybetmiştir.

Hollanda seçimlerinde Türkiye karşıtı söylem yarışı

Bu atmosferde seçime giden Hollanda’da ırkçı ve İslam düşmanı Geert Wilders’in ülkesindeki bütün Müslümanları, yabancıları ve mültecileri hedef alan nefret söylemleri karşısında, Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin (Volkspartij voor Vrijheid en Democtratie-VVD) lideri liberal başbakan Mark Rutte’nin Avrupa’nın övündüğü demokrasi ve özgürlük gibi değerleri savunmak yerine Wilders ile onun söylemleri üzerinden bir yarışa girmeyi tercih ettiği görülüyor.

Seçim sürecinde, Hollanda’nın değerleriyle uyum içerisinde yaşamak istemeyen göçmenlerin ülkeyi terk etmelerine yönelik bir kampanya başlatan Rutte’nin, Wilders’in Türkiye’deki referandumu seçim malzemesi olarak kullanması konusunda da tepkisiz kalmadığı görüldü. Wilders’in, Hollanda’daki Türk Büyükelçiliği önünde yaptığı Türkiye ve Erdoğan karşıtı eylemle ülkesindeki radikal sağ seçmen nezdinde popülaritesini artırması, Rutte’nin benzer söylemlerle cevap vermesi sonucunu doğurdu.

Son kamuoyu yoklamalarında partisi VVD, Wilders’in Özgürlük Partisi (Partij voor de Vrijheid-PVV) ile yüzde 15 bandında birincilik için yarışan Rutte için Türkiye karşıtı söylemlerin getireceği bütün puanları Wilders’in toplaması kabul edilemezdi. Bu nedenle o da Wilders’in Türkiye karşıtı kampanyasına katılmayı tercih etti. Ancak herhangi bir hükümet sorumluluğuna sahip olmayan Wilders’den farklı olarak, kendisinin Hollanda başbakanı olduğunu unutarak diplomatik açıdan skandal kararlara imza attı. Önce Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Hollanda’ya uçuşuna yasak getirdi ve sonra da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Kaya’nın Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğuna girmesini engelleyip Hollanda’dan sınır dışı edilmesi kararını aldı.

Hollanda hükümetinin skandal kararları ne anlama geliyor?

Her şeyden önce Hollanda hükümetinin Türkiye konusunda böyle bir politikaya savrulması Geert Wilders’in kazandığını, Hollanda’nın ise kaybettiğini gösteriyor. Zira Wilders, bu popülist politikalara yönelen Rutte ile birlikte kendi cephesine yeni bir eleman kazanmış oluyor. Hollanda’nın iktidarı ve muhalefetiyle aşırı sağa kaydığının resmi şekilleniyor.

Yaşanan gelişmelerin Avrupa açısından anlamı konusunda da benzer tespitleri yapmak gerekir. AB’nin altı kurucu ülkesinden biri olan Hollanda’nın, yabancı ve İslam karşıtlığının yanında AB karşıtlığıyla bilinen Wilders’e bu şekilde taviz verip onun söylemleriyle siyasete yönelmesi birleşik Avrupa fikrinin de sonu anlamına geliyor. Bugün Wilders’e İslam ve mülteci karşıtlığı söylemi üzerinden taviz verenler yarın AB karşıtlığı üzerinden aynı tavizleri vermeye mecbur olacaklardır.

Hollanda’da yaşayan yaklaşık 400 bin Türkiye kökenli insan açısından da son gelişmelerin önemli sonuçları olacaktır. Uzun zamandır Wilders gibi yabancı düşmanı politikacıların söylemlerinden endişe duyan Hollanda’daki Türkler için şimdi Mark Rutte gibi merkezi temsil eden siyasetçilerin de Türkiye düşmanı bir çizgiye kayması söz konusu endişelerin artması anlamına geliyor. Bu durum ise Hollanda açısından entegrasyon sorunlarının ve dolayısıyla sosyal çatışmaların artacağına işaret ediyor.

Hollanda hükümetinin Türkiye ile ilişkilerini riske atacak bu hukuksuz uygulamalarının sadece bu ülkenin kendi iç siyasetiyle açıklanması yetersiz olacaktır. Karşımızdaki resmi Avrupa ölçeğine taşıdığımızda, merkez üssü Almanya olan Türkiye karşıtı bir lobinin Türkiye siyasetini Avrupa üzerinden etkileme çabasıyla da karşılaşıyoruz

Yaşanan gelişmelerin Türkiye-Hollanda ilişkileri açısından ne anlam ifade ettiğine gelince, Hollanda hükümetinin bütün diplomatik kuralları ihlal ederek Türkiyeli bakanlara yönelik yaptırımları çok sert karşı tedbirlerin alınması sonucunu doğuracaktır. Amsterdam yönetiminin, kendi ülkesindeki ırkçı partilerle girdiği yarışta Türkiye ile ilişkileri araçsallaştırıp ikili ilişkilere çok büyük zarar verecek bir tutum içerisine girmesinin rasyonel hiçbir açıklaması yoktur.

Türkiye’deki referandumu etkileme çabası

Hollanda hükümetinin Türkiye ile ilişkilerini riske atacak bu hukuksuz uygulamalarının sadece bu ülkenin kendi iç siyasetiyle açıklanması yetersiz olacaktır. Karşımızdaki resmi Avrupa ölçeğine taşıdığımızda, merkez üssü Almanya olan Türkiye karşıtı bir lobinin Türkiye siyasetini Avrupa üzerinden etkileme çabasıyla da karşılaşıyoruz. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AK Parti iktidarına ve onun temsil ettiği politikalara karşı olan bu lobinin içerisinde hem Türkiye kökenli bazı muhalifler hem de Ankara’nın politikalarından rahatsız olan Avrupalılar var. Medya ve siyaset dünyasında güçlü bir temsile sahip olan bu lobinin son yıllardaki Erdoğan ve Türkiye karşıtı karalama kampanyasının temel aktörü olduğu biliniyor.

Avrupa’daki Türkiye karşıtı lobinin Türkiye’de bir iktidar değişimini amaçlayan faaliyetlerinin Ankara ile başta Berlin, Viyana, Amsterdam ve Brüksel olmak üzere Avrupa başkentleri arasındaki ilişkileri çok olumsuz etkilemesine rağmen, Avrupa ülkelerindeki rasyonel siyasetçilerin ise Türkiye gibi önemli bir müttefikle ilişkileri zehirleyen bu lobiye karşı seslerinin fazla çıkmadığı görülüyor. Önceleri ağırlıklı olarak medyanın bazı kesimlerinde ve bazı marjinal siyasi partilerde kendisine yer bulabilen Türkiye karşıtı lobinin giderek alanını genişletmesi ve Almanya ve Hollanda örneklerinde olduğu gibi, Türk siyasetçilerin Avrupa’daki seçmenleriyle buluşmasını engelleyebilecek güce ulaşmaları Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir döneme işaret ediyor.

Eğer Avrupa’daki rasyonel siyasetçiler, Avrupa’nın Ankara’ya yönelik politikasını Türkiye düşmanı lobi ve yabancı düşmanı partilerin ipoteğinden kurtarmak için harekete geçmezlerse Türkiye-Avrupa ilişkilerinin alacağı hasar giderek büyüyecek ve bu ilişkileri yeniden rasyonel bir zemine çekmek iyice zorlaşacaktır.

Türkiye gibi, 65 yıldır NATO üyesi olarak Avrupa güvenliğine büyük katkılarda bulunan ve 50 yılı aşkın bir süredir Avrupa Birliği’ne üye olma hedefine sahip olan bir ülkeyi kaybetmek Avrupa için büyük bir başarısızlık olacaktır.

Prof. Dr. Kemal İnat, Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve aynı üniversiteye bağlı Ortadoğu Enstitüsü'nün müdürü.

Twitter'dan takip edin: @kemalinat

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Kemal İnat

Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve aynı üniversiteye bağlı Ortadoğu Enstitüsü'nün müdürü. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;