Görüş

Tehlikeye giren dil çeşitliliği

Ülkeler kalkındıkça, siyasi ve ekonomik hayatta tek bir dil hakim olarak insanları da bu hakim dili benimsemek ile ekonomik ve siyasi anlamda dışlanmak arasında seçim yapmaya mecbur bırakıyor. Ancak müreffeh örneklerdeki dil hareketlerinin başarısı, dil ve kültür çeşitliliği ile yoksulluk arasında doğrudan bağ kurmanın yanlışlığını gösteriyor.

ABD'nin New Mexico Eyaleti'ndeki Crystal Yatılı Okulu'nda, Navaho dili ve kültürü de öğretiliyor. [Fotoğraf: AP]

İspanya'nın Bask Özerk Bölgesi'nde faaliyet gösteren ve dünyanın en büyük kooperatifi olan Mondragon, insanların kapitalizme alternatif sistemler üzerine hâlâ kafa yorduğu veya bu tür sistemleri hayata geçirdiği her yerde bilinen bir isim. Farklı sektörlerde faaliyet gösteren 257 işletmesi ve 74 bini aşkın çalışanı bulunan Mondragon federasyonunun yıllık geliri 12,5 milyar euro (16 milyar dolar). İster bir devrim tasarısı ister kapitalizmin daha nazik bir biçimi deyin, burada denetimin çalışanlarda olduğu, eşitlikçi bir ekonomiye dayalı ve gelişmesi onlarca yıl sürmüş, güçlü ve etkili bir model söz konusu.

Günümüzde giderek daha fazla emperyal dillerin hakimiyeti altına giren küresel dil ortamı, doğrudan sömürgecilik, milliyetçilik ve kapitalizm tarihinin başlattığı ve bugün de hâlâ devam eden zincirleme tepkimenin bir neticesi.

by Ross Perlin

Mondragon'un tehlike altındaki Bask dili ve kültürünü yeniden canlandırma amaçlı bir hareketten doğduğu ise pek bilinmez. Batı Pireneler'de Fransa-İspanya sınırında konuşulan Baskçanın, ne çevre coğrafyalarda konuşulan Hint-Avrupa dillerine ne de başka dillere benzeyen, dilbilimcilerin izole olarak nitelendirdiği, kendine özgü bir yapısı var. Paris ve Madrid'in uzun yıllar boyunca siyasi özerklik hakkı tanımadığı Baskça konuşan halk, İspanyol diktatör Francisco Franco liderliğindeki faşist rejim tarafından zulme uğratılınca ayaklandı.

Bask dili hareketi, 1960'lara gelindiğinde daha da yoğunlaştı. Hareketin başarıları arasında kurduğu yarı gizli okullar, kendi kendine okuma-yazma programları, coşkulu kültür festivalleri ve en nihayetinde İspanyol devleti tarafından resmen tanınmak sayılabilir. Üç milyonluk bölgesel nüfus içinde 700 bin civarında insanın konuştuğu Baskça, bugün hâlâ savunmasız ama ayakta. İspanya'da en yüksek GSYİH'ye sahip, ihracatı giderek artan ve Mondragon, BBVA bankası ve rüzgar türbini üreticisi Gamesa gibi işletmeleri bünyesinde barındıran Bask Özerk Bölgesi'nin ekonomik gücü, kültür ve dilin yeniden doğuşuyla aynı süreçte olgunlaştı.

Bask öyküsü, araştırmacıların son dönemde "Refah, dili öldürüyor" ve "Ekonomik başarı, dilleri yok oluşa sürüklüyor" gibi başlıklarla manşetlere taşınan iddialarına taban tabana zıt. Aslında bahsi geçen makaleler, Proceedings of the Royal Society B dergisinin son dönemde yayınladığı, yüksek GSYİH ile dillerin tehlikeye girmesi arasında bir bağıntı olduğunu iddia eden bir çalışmanın özünü yansıtıyor. Araştırma sonuçlarında listenin başını, ABD'nin Kuzeybatı Pasifik bölgesi ve Avustralya'nın Kuzey Toprakları çekiyor. Araştırma ekibinden Cambridge Üniversitesi Öğretim Üyesi Tatsuya Amato'ya göre, "Bir ülkenin ekonomisi kalkındıkça, genellikle o ülke halkının siyasi ve ekonomik hayatına tek bir dil hakim oluyor. İnsanlar da bu hakim dili benimsemek ile ekonomik ve siyasi anlamda dışlanma riskiyle karşı karşıya kalmak arasında bir tercih yapmaya mecbur kalıyorlar."

Hakim bir dili benimsetme yönünde baskı olduğu, tıpkı günümüz dünyasında birkaç emperyal dilin gittikçe daha egemen hale geldiği gibi, tartışma götürmez bir gerçek. Fakat çeşitlilik ve yoksulluk arasında denklem kurma ya da asimilasyonun refah getirdiğini iddia etme eğilimi, ekonomi ve dilbilimin kesişimini yanlış yorumlayan, tehlikeli bir şablonu öne çıkarıyor. Oysa gerçek şu ki, yerel bazda elde edilen ekonomik başarı, dillerin canlandırılıp geliştirilmesi ve dünyanın muazzam bir çeşitlilik arz eden dil mirasının 21. yüzyıla taşınmasında çok etkili bir güç.

Emperyalizmin uzun gölgesi

Günümüzde giderek daha fazla emperyal dillerin hakimiyeti altına giren küresel dil ortamı, doğrudan sömürgecilik, milliyetçilik ve kapitalizm tarihinin başlattığı ve bugün de devam eden zincirleme tepkimenin bir neticesi.

Bir dil, bir günde ölmez. Kuzeybatı Pasifik'teki yerlilerin konuştuğu Klallam dilinin yok olması, tehlike altındaki diller üzerine çalışanların son derece aşina olduğu daha geniş kapsamlı kalıpları yansıtıyor. Egemen bir kültürün elindeki silah üstünlüğü, yerli nüfusu kıracak hastalıklar ve uzun ömürlü ulaşım araçları ile gelip yerli hayatın istikrarını kökten bozuyor. İlk önce egemen kültürle en yakın temas içinde olanlar değişmeye başlıyor. Ardından dil, en güçlü göründüğü yerlerde bile geriliyor. Kelime dağarcığı ve gramer gittikçe önemini yitiriyor. Avcılık, gelenekler, eğitim ve müzik ile ilişkili yaşam biçimleri yasaklandığı, kınandığı veya değiştirildiği için dilin bu gibi kullanım alanları hepten kayboluyor.

Örneğin; Kuzey Amerika ve Kuzey Avustralya'nın batı kesimlerindeki yerli kültürlerin uğradığı aşamalı tahribat, 19. yüzyılda Avrupalı yerleşimcilerin kitleler halinde bölgeye gelişi, ekonominin geleneksel ana geçim kaynaklarının yitirilmesi, soykırım ve hastalıkların yol açtığı demografik çöküş ile birlikte nihai safhaya girdi. ABD ve Avustralya'da 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başında görülen zorunlu yatılı okul uygulaması, zaten kırılgan durumdaki bu dillere kritik bir darbe indirdi. Bu dönemde öğrenciler, çoğu zaman fiziksel ceza tehdidiyle sadece İngilizce konuşmaya zorlanıyordu.

Klallam dilini konuşan son yerli Hazel Sampson, 2014 başında Washington'ın Port Angeles kentinde hayatını kaybettiğinde 103 yaşındaydı; diğer bir deyişle, 1910'lara gelindiğinde dilin nesilden nesile aktarımı zaten aşırı derecede seyrekleşmişti. Günümüzde dil kayıpları genellikle şehirleşme, eşitsizlik ve ücretli iş bulma baskısı ile ilişkilendirilmekte ki, bu unsurların GSYİH ile arasında gevşek bir bağ olduğu söylenebilir. Fakat burada asıl önem taşıyan nokta, hemen hemen her seferinde ilk erozyona uğrayan unsurun, yerli ekonomik ve siyasi sistemler olması.

Dili yeniden canlandırma eğilimi

Dolayısıyla ekonomik büyüme özünde dil kaybına yol açmaz; aslına bakılırsa, yerel bazda elde edilen refah, dil çeşitliliğini destekleyebilir. Ocak 2015'te PBS kanalında gösterime girecek olan Language Matters isimli yeni belgesel filmde de gösterildiği üzere, halihazırda yeterli özerklik ve refah seviyesine ulaşmış toplumlarda tehdit altındaki dillerin yeniden canlanması, bunun hem en açık göstergesi, hem de çağımızın en önemli dil eğilimlerinden biri. Baskça, Katalanca, Galce, Hawaiice ve Maorice, bunun en meşhur örnekleri. Bunlar, en az yarım yüzyıldır var olan, ekonomik açıdan temel seviyede bir öz yeterliğe dayalı dil hareketleri. Güncel bir örnek olarak Hong Kong ve Çince'nin uzun yıllardır bir kenara itilmiş, standart dışı lehçelerinden biri olan Kantonca'yı ele alabiliriz. Hong Kong, elde ettiği ekonomik başarı ve nispeten sahip olduğu özerk konum sayesinde Kantonca konusunda küresel bir merkez haline geldi. Kantonca, Hong Kong'da 2014 sonbaharında gerçekleşen protestoların ana başlıklardan biri olarak öne çıktı.

Nesilden nesile yürüyen doğal aktarım süreci kesintiye uğradığı andan itibaren bir dili canlandırmak son derece zor bir iş haline geliyor. Bununla beraber, dünyanın dört bir yanında, özellikle de pek çok grubun artık nispeten müreffeh, nüfus açısından istikrarlı ve özerk bir konuma ulaştığı Avrupa, Amerika kıtası ve Avustralya'da olağanüstü bir çaba ile onlarca dilin yeniden hayata dönme aşamasında olduğu söyleniyor. Psikolog Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi bazında bakarsak, önce temel psikolojik ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacı, ardından aidiyet ve kendini gerçekleştirme ihtiyacı gelir. Bu yüzden konuşanları sıkıntıya düştüğünde çöküşe giren bir dilin, sıkıntı geçtiğinde yeniden yükselişe geçmesi mümkün.

Azınlık topluluklarına ait dillerin yeniden canlanmasına dair bu örnekler dışında, Güney Afrika'da Zulu ve Koza dillerinin apartheid dönemi sonunda elde ettiği kazanımları düşünebiliriz. Ya da Sovyetler Birliği döneminde uzun süre Rusça tehdidi altında kalan Özbekçe, Kazakça, Tacikçe, Kırgızca ve Türkmencenin, Orta Asya cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandığında nasıl bir anda öne çıktığını… Amerika kıtalarının en popüler yerli dili Keçuva, Bolivya ve Ekvador'da başlayan yerli hakları hareketi kapsamında hızla ilerleme kaydediyor. Giderek daha müreffeh ve özerk bir konuma kavuşan [Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti] Erbil'de, Kürtçe günden güne yerini sağlamlaştırıyor. Bu örneklerin her birinde, zor durumdaki kültürlerin siyasi ve ekonomik kazanımlarla uyum içinde meşru kılınması söz konusu. Toplanan para ve oylar sayesinde ilgili dillerde ders kitabı ve sözlükler hazırlanıyor, ilkokullar ve televizyon kanalları kuruluyor.

İstikrar, özerklik ve ekonomik büyüme, bir dili konuşanlar açısından en az o dilin gramer, yazım ve kelime dağarcığı kadar hayati önemdedir.

by Ross Perlin
Ross Perlin

Ross Perlin

New York, Brooklyn'de yerleşik yazar ve dilbilimci. Dil ve işgücü üzerine kaleme aldığı yazıları, The New York Times ve The Guardian gazetelerinde ve Harper's dergisinde yayımlandı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;