Görüş

Temel soruna yeni arayışlar: 16 Nisan bir fırsat olabilir mi?

Eski yaklaşımlara tekrar bel bağlamak yerine, tecrübeler ışığında, Kürt meselesinde yeni yaklaşımlar benimseyip cep çözümlere odaklanmanın zamanı geldi. 16 Nisan referandum sonucu bir fırsat olabilir.

Konular: Türkiye, Kürt sorunu, PKK
Diyarbakır'ın Sur ilçesi.

“Elinizdeki tek şey çekiçse, bütün sorunlar çivi gibi gözükür.” Abraham Maslow

Yaşadığımız coğrafyada Kürtlerden sıkça söz edilen bir dönemdeyiz. Suriye ve Irak’ta yaşanan kaos, mezhepçiliği ve etnik çatışmaları körüklüyor. Sınırların değişmesi, haritaların yeniden çizilmesi an meselesi. ABD’den Rusya’ya, İran’dan Suudi Arabistan’a kadar pek çok ülkenin nüfuz savaşı, sorunu daha da karmaşıklaştırıyor.

Türkiye ise elbette bu süreçten ciddi şekilde etkileniyor. Jeopolitik, realpolitik şartları değiştirmek tek başına Türkiye’nin elinde değil ama bu, mevcut koşullar içinde yapılabileceklere akıl yormaya da engel değil. Zira bölge seçmeninin 16 Nisan’daki tavrı, meselenin en azından kendi ülkemizdeki boyutu üzerine yeniden ve daha önce denenmiş bakış açılarından farklı olarak kafa yormamız için önemli bir fırsat teşkil ediyor.

Belki de meseleye en başından adlandırmadan başlamalı. Çünkü meselenin adlandırılması, çözüm önerisini de en başından belirliyor ve çözümü de bir anlamda sınırlandırıyor. Bugüne kadar yapılmış tanımlamalar, sorunun Güneydoğu Anadolu meselesi, Kürt sorunu, bölücü terör, geri kalmışlık, temel haklar mücadelesi, güvenlik sorunu, dış mihrakların kaşıdığı sorun; çözüm önerilerinin ise Kürt açılımı, milli birlik ve kardeşlik projesi, çözüm süreci gibi isimler almasına neden oldu, ancak çeşitli nedenlerle bu girişimler bir yere varmadı.

Eski yaklaşımlara tekrar bel bağlamak yerine, tecrübeler ışığında, bu temel soruna yeni yaklaşımlar benimseyip cep çözümlere odaklanmanın zamanı geldi. Denenmiş, belli bir tanıma sıkıştırılmış statik politikalar yerine sürekli evrilebilen, değiştirilebilen ve geliştirilebilen çözümler üretmeyi mümkün kılan dinamik yaklaşımları esas almalıyız.

Dinamik yaklaşım

Dinamik yaklaşım, formülün yerel, hatta bireysel farklılıklara göre değiştirilmesi/geliştirilmesi suretiyle azami başarının elde edilmesine imkan sağlayacaktır. Bugüne kadar benimsenen tümdengelimci anlayış yerine, tümevarımcı anlayışla üretilecek çözümler çok daha işlevsel olabilir. Bunun için, milli güvenliği ve ulusal çıkarları da hesaba katmakla birlikte, kişi, aile, sokak, mahalle, ilçe, şehir düzeyinde değişik çözüm ve tedbirleri önceleyecek yeni bir anlayış devreye sokulabilir.

İnsan, doğası gereği toplumsal düzene mutlak ihtiyaç hisseder. Düzen, insanın toplum içinde hayatını güven içinde idame ettirebilmesi için kesinlikle gereklidir. Nitekim insan toplulukları, değişen ihtiyaç ve faktörler doğrultusunda daima belirli bir düzen içinde yaşar, değişen ihtiyaç ve dinamiklere göre sistemi yeniden üretirler.

İnsan ile sistem arasındaki bağın niteliği, duruma göre değişiklik arz edebilir. Sistem, bireyin ihtiyaçlarını karşılar, sorunlara çözüm üretebilir ya da çözüm yollarını açık tutabilirse, aradaki ilişki ve bağ doğal olarak güçlenir. Ancak sistem ihtiyaçları karşılayamaz, sorunlarını çözemediği bireyleri bir arada tutabilmek için kaba kuvvetten başka çare bulamazsa, birey ile toplumsal düzen arasındaki bağ da zayıflar, gönüllülüğün yerini dayatma/cılık alır.

Örgütün alan açma mücadelesi

Birey ile kamu düzeni arasındaki bağın tamamen dayatmacı yöntemlerle tesis edilmesi, sürdürülebilir olmadığı gibi toplumsal travmaları da tetikleyebilir. Kamu düzeninin ve devletin tanzim gücünün şu veya bu nedenle ciddi zaafa uğradığı yörelerde en büyük risk, otorite boşluğunun başka güçler tarafından doldurulmasına kapı aralanmış olmasıdır.

Nitekim dikkatlice incelendiğinde, PKK’nın güçlü olduğu izlenimi uyandırdığı yerleşim birimlerinde, esasen devlet otoritesinin zaafa uğramasından nemalanmaya çabaladığı, kendince bir düzen kurmaya kalkıştığı, bir güç devşirmeye çalıştığı görülebilir.

PKK’nın 'hendek stratejisi'ni devreye soktuğu süreçte, Diyarbakır’ın Sur ve Bağlar semtlerindeki siyasi tablo birbirine benzerdi. O süreçte, Suriye’deki durum, PKK’nın bundan faydalanmaya çalışması, aldığı dış destek vb. dış koşullar da tümüyle aynıydı. Her iki semtte de, etnik bilince sahip, Kürt kimliğine vurgu yapan insanlar çoğunluktaydı. Her iki semtte de HDP’nin oy oranı yüzde 80 civarındaydı. Ancak PKK 'hendek stratejisi'ni her iki semtte aynı düzeyde gerçekleştiremedi. Sur’da dilediği yerde hendek kazabilen PKK, Bağlar’da etkin olamadı. Acaba sebep neydi?

Devletin toplum üzerindeki denetimini sağlık, trafik, güvenlik, eğitim, vergi vb. rutin faaliyetlerini güçlükle sürdürmeye indirgemiş olduğu bazı yerleşim birimlerinde, PKK’nın adeta alternatif bir sistem oluşturmaya kalkışması dikkati çekiyor. Devlet ile örgüt arasında mücadelenin yoğunlaştığı yörelerde, tarafların baskınlığı ve etkinliği doğrultusunda bireylerde savrulmalar da gözlemlenebiliyor.

Bu mücadelede, devletin ve örgütün yöntemleri, kaygıları, hedefleri elbette aynı değil.

Devletler, kamu düzeninin tesisini genelde, sistemin kurallarına uyanları kollama ve ödüllendirme, kuralları ihlal edenleri de cezalandırma sayesinde sağlar. Toptancı yaklaşımlar, toplumsal olaylara müdahalede, devletlerin bazen kolektif cezaya başvurmasına da neden olabilir. Devlet, kamu düzenini ülke genelinde sağlamakla yükümlü olduğu için yerel ve toplumsal farklılıklarla daha uyumlu özel çözümler üretme konusunda zorlanabilir.

Oysa PKK gibi örgütler gerek ideolojik motivasyon, gerek sadece lokal düzeyle güçlenmeye odaklı çalışma sayesinde, yöntem konusunda daha esnek davranabiliyor. Örgüt, toplum üzerinde baskı kurma imkanı bulduğu ortamlarda, yerel dinamiklere, gerektiğinde bir mahalleye, bir köye, hatta bir bireye özgü farklı yöntemlere başvurabiliyor. Devletin toptancı yaklaşımından kaynaklanan hataları da suistimal eden PKK, sempatizanları ile gönüllülük esasında bir bağ geliştirebildiği gibi, palazlandığı yerleşim birimlerinde halkı tehdit ve silah zoruyla baskı altına almakta da bir beis görmüyor.

Sur ve Bağlar örnekleri

PKK’nın bazı yerleşim merkezlerinde devlet karşısında kendine alan açma mücadelesinde vatandaşların sistemle bütünleşmesinin ne denli önemli olduğunu görme açısından Sur ve Bağlar örneklerine göz atmak son derece yararlı olacaktır.

PKK’nın “hendek stratejisi”ni devreye soktuğu süreçte, Diyarbakır’ın Sur ve Bağlar semtlerindeki siyasi tablo birbirine benzerdi. O süreçte, Suriye’deki durum, PKK’nın bundan faydalanmaya çalışması, aldığı dış destek vb. dış koşullar da tümüyle aynıydı. Her iki semtte de, etnik bilince sahip, Kürt kimliğine vurgu yapan insanlar çoğunluktaydı. Her iki semtte de HDP’nin oy oranı yüzde 80 civarındaydı.

Ancak PKK “hendek stratejisi”ni her iki semtte aynı düzeyde gerçekleştiremedi. Sur’da dilediği yerde hendek kazabilen PKK, Bağlar’da etkin olamadı. Acaba sebep neydi?

Bunun temel sebebi, hiç kuşkusuz, Bağlar sakinlerinin devlet sistemine çok daha fazla entegre olmalarıydı. Burada devlet sisteminden kasıt, güvenlik ve istihbarat birimlerinin varlığı değil elbette. Tam tersine, kastedilen, hizmet sektöründen sosyoekonomik kurumlara, alt ve üst yapılara varana dek, devletin sisteminin her düzeyde kendini hissettirmesidir.

O süreç öncesinde, Sur’da otorite boşluğu PKK tarafından doldurulmuş vaziyetteydi. Tapu işlemlerinin bile geçerliliğini yitirdiği, dışardan göçlerle kayıt dışının tavan yaptığı, nüfusun iyice yoğunlaştığı Sur’da, kamu düzeninin yerinde yeller esiyordu. Örgüt, semt sakinleri arasındaki sorunların neredeyse yegane çözüm merci haline gelmişti. Bu nedenle PKK militanları semtte diledikleri biçimde cirit atabiliyordu.

Bağlar’da ise tümüyle farklı bir tablo vardı. İnsanların refah düzeyi daha iyi olduğu gibi, semtte devlet düzeni de işliyordu. Esnaf serbestçe ticaret yapıyor, insanlar tapulu evlerinde yaşıyor, alım satımlarını da kiralama işlemlerini de hukuka uygun biçimde yapıyorlardı. Bağlar sakinleri semtteki kamusal düzenin bozulmasını istemedikleri için PKK orada bir varlık gösteremedi.

İnsanlar, özellikle çatışma ve kaos ortamlarında, her ne surette olursa olsun güvenliğin sağlanmasına öncelik verirler. Belirsizlik hissini ötelemeyi, güvenliği öncelemeyi tercih ederler. Afganistan’da 1989’da Rus işgalinin sona ermesinin ardından yaşanan kaos ortamında, yerel aşiretlerin, toplumsal düzenin sağlanması adına, esasen ideolojisine karşı oldukları Taliban’ın yönetimine razı olmalarının temel sebebi, budur. Irak’taki Sünni yerleşim birimlerindeki halkın, kaostan kurtulabilme adına DEAŞ’a boyun eğmeyi yeğlemeleri de aynı olgudan kaynaklanır.

Aynı ölçekte olmamakla birlikte Sur sakinlerinin PKK’ya boyun eğmelerinde de benzer bir durumun varlığından bahsedilebilir. Dahası, yeniden inşa süreci tamamlandıktan sonra da devlet semtteki varlığını her düzeyde tesis edemez ise örgütün Sur’a dönmeyeceğinin de garantisi yoktur.

Yerelin, devlet sistemini tercih etmesini sağlayacak öncelik ne olabilir?

Bu örneklerden hareketle şunu söyleyebiliriz: PKK ile mücadele açısından, yerleşim merkezlerinde otorite boşluğuna meydan vermemek kadar, örgütün etkili olduğu yerlerde durumu lehimize çevirecek koşulları oluşturmak, bu sayede insan davranışlarını şekillendirebilmek de önemli. Bunun yolu da, toptancı yaklaşımlar yerine, mücadelenin verildiği noktanın özel koşullarına uygun cep çözümler üretebilecek arayışları benimsemekten geçiyor.

Peki, “Yerelin, devlet sistemini tercih etmesini sağlayacak öncelik ne olabilir?” sorusunun yanıtı ne olabilir?  Sorunun çözümünde yaratıcı ve sonuç alıcı öneriler üretip, bunları yerel ile birlikte hayata geçirebilecek özel birimler...

Bu çözümlerin uygulanacağı noktalarda, insanları devlet ile örgüt arasında mutlaka taraf tutmaya zorlama anlayışının da bir kenara bırakılmasında yarar var. Üretilecek çözümler, bireylerin de, ilgili yerleşim birimlerinin de kamu düzenine entegrasyonunu beraberinde getirmeli. Örneğin, PKK’nın etkili olduğu yörelerde yaşayan gençler, “Dağa mı çıksam, avukat mı olsam?” sorusuyla baş başa kaldığında tercihini tereddütsüz biçimde ikinci şıktan yana kullanabilmeli. Koşulların değiştirilmesiyle sistemle öyle bir bütünleşme sağlanmalı ki, dağa çıkmanın hayatı heba etmek anlamına geldiğini tüm gençler idrak edebilmeli.

Bu çerçevede bizler de mücadelenin, PKK’ya salt silahlı takip yapmakla ya da bölgeye büyük yatırımlarla kazanılacağı yanılsamasından kendimizi kurtarmalıyız. Mücadelenin başarısı için her şeyden önce, PKK’nın tesis ettiği kontrol sisteminin kırılması gerekiyor. Bu da ancak yöre halkıyla birlikte her soruna spesifik bir çözüm üretmeyi esas alan bir metotla, insanların devlet sistemine entegrasyonuna sağlamaya odaklı bir mücadeleyle sağlanabilir.

Uygulanacak çözümlerde hedef, davranışları şekillendirebilmek olmalı. Bunun için de sivillerin ve güvenlik birimlerinin iş birliğine, kendini bu sorunla mücadeleye adayacak özel yetiştirilmiş personele, teknolojiden ziyade insan kaynağına ihtiyaç var.

Bu yerel dinamiklerden de beslenen özel yetiştirilmiş personelin farklı problemlere spesifik çözüm üretmesine imkan tanınması da hayati önem taşıyor. Sorun, bir yerde su şebekesinin yetersizliğinden, bir başka yerde ise kadınların okuma-yazma bilmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenledir ki etkin mücadele için her soruna özel bir çözüm üretilmesi gerekiyor.

Küçük sorunlara etkili çözümler

Sorunlara spesifik çözümler üretme kabiliyetimiz güçlendiğinde PKK, hiç beklemediği bu asimetrik yaklaşım karşısında şaşkınlığa uğrayacak, örgütün zemin kaybetme süreci de hızlanacaktır. Küçük sorunlara etkili çözümler bulunması, bunun seferberliğe dönüşmesi, hedef kitlelerin hem devlet sistemine entegrasyonlarının hem de geleceğe yönelik umutlarının güçlenmesini sağlayacaktır. Bu, otorite boşluğunun yaşandığı yerlerde PKK’nın ‘sorun çözücü’ rolüne soyunmasına imkan bulamamasını da beraberinde getirecektir.

Türkiye’den çok uzak bir örnek gibi görünse de Peru’nun PKK’ya çok benzeyen Aydınlık Yol Örgütü ile mücadelede başarıyı, sözünü ettiğimiz türden bir yöntemle elde ettiğini hatırlatmakta yarar var.

Orada da güvenlik birimlerinin örgüte yönelik operasyonlar düzenlemesine dayalı mücadele yöntemi uzun süre devam etmiş, ama bir netice elde edilememişti. Başarı, yerel sorunlara dinamik çözümler üretmeye başladıktan sonra geldi. Bunun için, yeri geldiğinde askerlerin de bizzat katıldıkları özel birimler kurdu. Bu birimlerin, örneğin bölgedeki alt yapı sorunlarını birlikte çözmek için yöre sakinleriyle beraber çalışmaları, halkın örgütten kendiliğinden uzaklaşmasına, devlet sistemiyle entegrasyonu yeğlemesine vesile oldu.

Örneğin bir yol yapılacaksa, bunu özel bir şirkete ihale etmek yerine, halkla birlikte yapılması tercih edildi. Çünkü yol yapımı özel bir firmaya verildiğinde, Aydınlık Yol saldırılarıyla inşaatı engelliyordu. Bu durumda halk, örgüt tarafından yoldan mahrum bırakılırken, devlet tarafından da saldırıya müsaade etmek, örgüte destek çıkmak gibi bahanelerle ayrıca zulme uğratılıyordu. Bu durum, örgütün, halk nezdinde ‘devlet zulmediyor’ propagandası yapmasına da zemin hazırlıyordu.

Ancak yol vb. projelerin halkla birlikte inşasını esas alan yeni anlayış, uygulamaya geçirildikten sonra adeta kar topu etkisi yarattı. Projenin başarılı olduğunu gören başka köyler, yerleşim birimleri, ‘Biz de yapalım’ yarışına girdi. Bu, proje inşasına bizzat dahil olan halka Aydınlık Yol’un müdahale edememesine, örgütün marjinalleşmesine neden oldu. Sonuçta, Peru halkının ezici çoğunluğu devletin sistemini tercih etti.

Bu çerçevede bizler de mücadelenin, PKK’ya salt silahlı takip yapmakla ya da bölgeye büyük yatırımlarla kazanılacağı yanılsamasından kendimizi kurtarmalıyız. Mücadelenin başarısı için her şeyden önce, PKK’nın tesis ettiği kontrol sisteminin kırılması gerekiyor. Bu da ancak yöre halkıyla birlikte her soruna spesifik bir çözüm üretmeyi esas alan bir metotla, insanların devlet sistemine entegrasyonunu sağlamaya odaklı bir mücadeleyle sağlanabilir.

Eski yöntemlerin olumlu ve olumsuz yönlerini devlet ve toplum olarak zaten tecrübe ettik. Kazanılan deneyimler ışığında, daha işlevsel olabilecek yeni anlayışlar üzerinde yoğunlaşmak, mücadelenin etkinleşmesini de beraberinde getirecektir. Özellikle, terör örgütüne peşkeş çekilen bazı il ve ilçelerde belediye başkanlarının yerlerine kayyım atandığı şimdiki süreç, sorunun çözümü için yeniden kafa yorma açısından bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.

Zamanın ruhuna uygun, ortamın, bireylerin, ailelerin, belli kesimlerin her birinin önceliğine ve hassasiyetine uygun tümevarımcı bir sistem kurmak durumundayız.

Ali İhsan Arslan (daha çok Mücahit Arslan olarak tanınır), siyasetçi, 25. ve 26. Dönem Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. AK Parti’nin kurucularından biri olarak aktif siyaset hayatına başladı. AK Parti’nin kuruluşundan sonra Türkiye Cumhuriyeti 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Genel Başkanlığı, Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde danışmanlık yaptı.

Twitter'dan takip edin: @ali_ihsanarslan

Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ali İhsan Arslan

Siyasetçi, 25. ve 26. Dönem Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. AK Parti’nin kurucularından biri olarak aktif siyaset hayatına başladı. AK Parti’nin kuruluşundan sonra Türkiye Cumhuriyeti 12. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;