Görüş

Trump, Çin için fırsat mı tehdit mi?

Uluslararası sistemde iyi oynayanın kazanacağı bir oyun başlamak üzere. Fakat bu sefer dünyanın en büyük ekonomisi olmaya aday ve dönüştürücü bir lider önderliğindeki Çin çok dezavantajlı değil. Trump’ın sert söylemi, Çin’in küresel sistemde sahip olduğu fırsatları engeller gibi görünse de, aslında rakibine alan açıyor.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 6-7 Nisan tarihlerinde Florida'da bir araya geldi. [Fotoğraf: AFP]

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık seçimi sürecinde ve sonrasındaki sert söylemi ve belirsiz Çin politikasının iki ülke arasında bir bunalıma neden olacağı endişesi vardı. Fakat Çin Başkanı Xi Jinping’in 6-7 Nisan’da Mar-a-Lago’da Trump ile görüşmesi bu kaygıların biraz da olsa yatışmasına neden oldu.

Bu ziyaret, tarafların somut bir antlaşmaya varmasından daha ziyade, birbirlerinin pazarlık sınırlarını anlamaya çalıştığı bir görüşme olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla bu ziyaretin, Beyaz Saray’ın Asya-Pasifik politikasının tam olarak şekillenmesi öncesi gerçekleşmesi ve ikili ilişkilerde belirsizliğin devam ettiği bir ortamda yapılmasının, hem taraflar hem de uluslararası sistem açısından stratejik öneme sahip olduğu söylenebilir.

ABD başkanlık seçimleri sonrasında, Pekin yönetiminin en büyük endişesi, Trump’ın ekonomik milliyetçilikten beslenen küreselleşme karşıtı söyleminin Çin’in küresel piyasalara girişini zorlaştırmasıydı. Xi’nin ABD ziyaretinde rol oynayan en büyük etkenlerden birisinin de bu olduğu söylenebilir.

Çin siyasi alanda da aktif olmak istiyor

Çin artık ekonomik alandaki gelişimini siyasi alanda da daha aktif gösterme arzusunda. Trump’ın başkanlığının ilk günlerinde, Çin’in ABD tarafından tehdit olarak algılanma seviyesi daha üst seviyelerdeydi. Trump, küreselleşme ve Çin karşıtı söylemleriyle dikkat çekerken, Çin lideri Xi de Davos’ta küreselleşmeyi destekleyen barışçıl ifadeleriyle öne çıkıyordu. İki ülkenin liderleri adeta rolleri değişmiş görünüyordu.

Trump’ın sert söylemi, Çin’in küresel sistemde sahip olduğu fırsatları engeller gibi görünse de, aslında rakibine alan açıyor. Çin rüyasının hedeflerinden biridir “yeniden diriliş”. Mevcut konjonktür de ülkenin tarihsel uluslararası pozisyonunu geri kazanması için iyi bir fırsat ortaya koyuyor.

Trump’ın ABD’yi küresel sistemin merkezi olmaktan klasik bir devlet konumuna indirgemesi, önderliğini yaptığı küreselleşme karşıtı ve ekonomik milliyetçi yaklaşımı, Xi Jinping’in küresel yönetişim bağlamında artarak yüksek bir tonda dillendirdiği “bir dünya, bir rüya” söylemi, Çin’in uluslararası politikalarına ciddi bir meşruiyet sağlayacaktır. Çin’in diğerlerine karşı söylemlerinin, mevcut ABD yönetiminin başkalarına karşı söylemlerinden daha kapsayıcı olduğu söylenebilir.

Uluslararası sistemde kartların yeniden karılıyor olması, ABD’nin dünyadaki hegemonyasının solmasının ve Çin’in hayalini kurduğu çok kutuplu dünyanın ortaya çıkmasının işaretleri gibi görünüyor. Trump’ın ABD’yi küresel sistemin merkezi olmaktan klasik bir devlet konumuna indirgemesi, önderliğini yaptığı küreselleşme karşıtı ve ekonomik milliyetçi yaklaşımı, Xi Jinping’in küresel yönetişim bağlamında artarak yüksek bir tonda dillendirdiği “bir dünya, bir rüya” söylemi, Çin’in uluslararası politikalarına ciddi bir meşruiyet sağlayacaktır. Çin’in diğerlerine karşı söylemlerinin, mevcut ABD yönetiminin başkalarına karşı söylemlerinden daha kapsayıcı olduğu söylenebilir.

ABD’nin politikalarını küresel sistemin aktörlerine onaylatma kapasitesi, onların adına konuşabilme yetisi ve politikalarına değersel atıflar yapması, Çin tarafından ikili ilişkilere kıyasla daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD politikalarında 2001 Afganistan işgali ile başlayan değersel erozyon, Trump’ın küreselleşme karşıtı ve milliyetçi “Önce Amerika” söylemi ile resmi olarak da bittiğini dolaylı olarak ilan ediyor.

Uluslararası sistemde iyi oynayanın kazanacağı bir oyun başlamak üzere. Fakat bu sefer dünyanın en büyük ekonomisi olmaya aday ve dönüştürücü bir lider önderliğindeki Çin’in o kadar da dezavantajlı olmadığını söylemek mümkün.

Rekabetsel işbirliği

Çinli stratejist Sun Tzu, Savaş Sanatı isimli kitabında, “1000 düşman askeri öldürebilirsin, ama sen de 800 askerini kaybedersin” der. Sun Tzu’nun bu ifadesi aynı zamanda Çin-ABD ilişkilerini de tanımlar. Ayrıca Xi de Trump’a “Çin-ABD ilişkilerinin iyi olması için binlerce neden varken, kötü olması için bir neden yok” demiştir.

İki ülke ilişkilerinin, Çin’in 1978’de Açılım Reformları’nı başlatan reformist başkan Deng Xiaoping ile “rekabetsel işbirliğine” evrildiği görülür. Her iki ülke arasında sık sık kriz durumu ortaya çıksa da bu sürecin belirli bir düzeyin ilerisine geçmesi, muhtemel maliyetler nedeniyle mümkün olmaz.

Dünya nüfusunun yüzde 23’ünü, ekonomisinin ise yüzde 40’ını oluşturan Çin-ABD ilişkilerindeki rekabetsel işbirliği, rasyonel temeller üzerinde fayda-maliyete göre şekilleniyor. Çin, ABD’nin en büyük ticari ortağı iken, ABD de Çin’in ikinci büyük ticari ortağı. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 1979’da diplomatik ilişkilerin kurulmasından itibaren 207 kat artarak, 2016’da 519 milyar dolara çıktı. Karşılıklı yatırımlar ise 170 milyar dolara yükseldi. İki ülke arasında karşılıklı ekonomik bağımlılık da gün geçtikçe artıyor. Amerikalı Boeing’in satışının yüzde 26’sı, Amerikan araçlarının yüzde 16’sının müşterisi Çin.

Çin tarafı ABD ile ticaretini arttırmak isterken, ABD tarafı ikili ticaretten kaynaklanan 347 milyar dolarlık ticaret açığını sürekli gündeme getiriyor. Aynı zamanda Trump da, Xi ile görüşmesinde Çin’i düşük kur politikasının ve iki ülke arasında yapılan ticari antlaşmaların ABD aleyhine olduğunu belirterek sert eleştirilerini sürdürdü. Çin de, ABD yönetiminin ulusal güvenliği gerekçe göstererek bazı yüksek teknoloji şirketlerinin satılmasına ve Çinli yatırımlara engel çıkarılmasından rahatsızlığını ifade etti.

Kuzey Kore ve Tayvan sorunları

Trump, Xi ile görüşmesinden hemen önce, Çin’in Kuzey Kore konusunda ikna edici olmaması halinde ABD’nin tek başına harekete geçebileceğini de söyledi. ABD’li kaynaklar Kuzey Kore ile iş yapan Çinli banka ve şirketlerin ikincil yaptırımlara maruz kalabileceğini belirtiyor. ABD’nin Suriye’de rejime ait hava üssünü tam da Xi’nin ABD ziyareti sırasında vurması da, Kuzey Kore nükleer programı konusunda Çin’e bir mesaj verildiği ve hatta ABD’nin önleyici bir saldırı yapabileceği şeklinde yorumlanıyor bazı çevrelerde. Fakat Kuzey Kore, Çin için birincil derece önemli sorun alanlarından biri. Çin-ABD ilişkilerinin rekabetsel işbirliği geçmişine bakıldığında, böyle bir müdahalenin her iki taraf içinde katlanılmaz olacağı rahatlıkla söylenebilir.

Şüphesiz Çin-ABD ilişkilerinin en hassas konusu, Çin’in ulusal egemenlik sorunu olarak gördüğü “Tek Çin” ya da diğer ifade ile Tayvan sorunudur. Trump’ın Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen ile doğrudan telefonda konuşması, Çin’de tepkiyle karşılandı. Fakat görüşme sonrasında Trump geri adım attı. Çin resmi haber ajansı Xinhua’ya göre, Xi ve Trump telefonda konuştular, bu görüşmede Trump “Tek Çin” politikasına desteğini dile getirdi. Ayrıca Trump daha sonrasında Vaşington’daki Çin Büyükelçiliği’ne mektup göndererek Çin Horoz Yılı’nı kutladı, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın da “Tek Çin” politikasını destekler mahiyette açıklamaları oldu.

Çin’in karar vermesi gereken konu, küresel yönetişimde uluslararası siyasi ve politik düzenin yeniden şekillenmeye başladığı bir dönemde, uluslararası sorumluluğun yeniden dağıtılmasında da ekonomik, siyasi ve askeri büyüklüğü ile orantılı bir rol alıp almayacağı.

Düşünce kuruluşu Center for Strategic and International Studies’den (CSIS) Çin uzmanı Bonnie S. Glaser, ABD için “Tek Çin” politikasının reddedilmesinin maliyetinin yüksek olacağını, bundan dolayı da Trump’ın ikna edildiğini belirtiyor. Ayrıca Çin’in şahin realist uluslararası ilişkiler uzmanı Yan Xuetong’a göre, ABD’nin Tek Çin politikasını kabul etmesi, iki ülke arasında doğrudan savaş olmamasının garantisi. Zira Çin için Tek Çin politikası en temel politika ve müzakere dahi edilemez. Aynı zamanda bu sorun Çin’in egemenliği ve toprak bütünlüğü ile doğrudan ilgilidir.

Aslında Tayvan sorununun iki ülke arasında bir mesele haline gelmesi de ilk kez yaşanmıyor. Çin’in uluslararası sisteme tehdit olduğu tartışmaları zirvede iken, 1995-1996 yıllarında da Tayvan meselesi nedeniyle iki ülke karşı karşıya geldi. Tayvan Boğazı krizinde ABD ve Çin birbirlerine karşı güç kullanımı tehdidinde de bulundular. 2003 ve 2004 yıllarında benzer sorunlar yaşandı, bu kez güç kullanımı tehdidi olmadan, doğrudan diplomatik yöntemler ile kriz sonlandırıldı. 2004’ten sonra da Çin-ABD arasında ortaya çıkan krizler fazla derinleşmeden çözüm yoluna gidildi.

Çin ne istiyor?

Çin, ABD ile ilişkilerinin karşılıklı faydaya, güvene, hoşgörüye, kazan-kazan esasına dayalı “yeni tip büyük güç ilişkisi” çerçevesinde olmasını istiyor. Ancak Çin’in uluslararası sistemdeki sorunlarda tam olarak sorumluluk almak konusundaki çekingen tavrı, bunun önünde bir engel teşkil ediyor.

Trump yönetimi, Çin ile Kuzey Kore nükleer sorununda, teröre karşı savaşta, ticari açıkta, döviz kurunda ve ABD’deki yatırımlar konusunda pazarlık yapma arzusunda. Fakat Çin’in de zaten kendini meşgul eden sorunları var: Dünyanın en karmaşık meseleleri arasında yer alan değişik etnik gruplar arasındaki çatışma, din ve medeniyet çatışmalarında tecrübesinin olmaması, vs... İşte bütün bu problemler, Çin’in bu tür bir ilişkiye ne kadar hazır olduğu sorusunu akla getiriyor.

Diğer yandan, Trump’ın ekonomik milliyetçi, küreselleşmeyi hedef alan açıklamaları karşılığında, devasa ekonomisi, fonları ve uluslararası yatırımları ile Xi Jinping liderliğindeki Çin’in, küreselleşmeyi savunan kazan-kazan söylemi ile kendisine yönelik uluslararası sempatiyi arttırması da muhtemel. Zira Trump’ın sert söylemine karşılık Çin yönetiminin de aynı şekilde cevap vermesi, uluslararası sistemde sadece krizin derinleşmesine hizmet eder. Çok ilgi çeken Davos konuşmasında değindiği ‘bir dünya, bir rüya’ söylemiyle dünyanın ortak kaderi bağlamında daha kapsayıcı, küreselleşmeyi savunan mesajlar veren Xi, muhtemelen Trump’ın sert retoriğinden ve uygulamalarından tam aksi yönde bir söylem ve uygulama geliştirecektir.

Çin’in karar vermesi gereken konu, küresel yönetişimde uluslararası siyasi ve politik düzenin yeniden şekillenmeye başladığı bir dönemde, uluslararası sorumluluğun yeniden dağıtılmasında da ekonomik, siyasi ve askeri büyüklüğü ile orantılı bir rol alıp almayacağı. Uluslararası sorumluluk paylaşımının Çin için ciddi bir maliyet getireceği kesin. Pekin yönetimi, reformist lider Deng Xiaoping’in öğütlerine uyarcasına, nehri geçerken taşlara ayağının sağlam basmasına azami özen gösteriyor. Fakat bu bahsettiğimiz gerçeklik, Çin’in uluslararası sistemde daha aktif ve önemli rol almaya çalıştığı gerçekliğini de göz ardı etmemize neden olmamalı.

Dr. Ümit Alperen, Ankara Politikalar Merkezi (APM) Doğu Asya uzmanı.

Twitter'dan takip edin: @alperenumit

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Al Jazeera'nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.

 

Ümit Alperen

Ankara Politikalar Merkezi (APM) Doğu Asya uzmanı. Devamını oku

Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
;